212 Photography Festival, 2018’de üç gün boyunca tek bir mekânda, 7 bin ziyaretçiyle başlamıştı. Bu yıl 26 Eylül –11 Ekim arasında dokuzuncu kez düzenleniyor ve 25’in üzerinde mekâna yayılıyor. Galata Rum Okulu, Tophane-i Amire, St. Benoît Kilisesi, Eski Posta Han ve 212 Studio bu seneki duraklardan bazıları. Geçmiş yıllarda St. Benoît’nın kapısını ilk kez festival ziyaretçilerine açması ya da Latin Katolik Mezarlığı’ndaki sergi için oluşan kuyruklar, 212’nin bir fotoğraf festivalinden aynı zamanda bir İstanbul keşfine nasıl dönüştüğünü anlatıyor.
Bu yılki programın özel bir yanı var çünkü bu yıl fotoğrafın 200. yılı. Kocaman cihazlardan incecik telefonlara uzanan bu tarihte festival, fotoğrafın 200 yıllık hikâyesine farklı açılardan bakıyor. Çok sevdiğimiz Martin Parr’ın gündelik hayattaki tuhaflıkları yakalayan mizahı, Yann Arthus-Bertrand’ın dünyaya yukarıdan bakışı, Frank Horvat’ın moda fotoğrafçılığı, Omar Victor Diop’nun tarih ve temsil üzerine işleri ve Brezilya modernizminin Türkiye’de pek tanımadığımız görsel dünyası yan yana geliyor. 27 fotoğrafçının işlerini buluşturan On Construction, Banu Tunçağ’ın kişisel “kaçırmayın” listesinin başında. Sergilerin yanında film gösterimleri, atölyeler, söyleşiler, performanslar ve şehrin hafızasını izleyen yürüyüşler de var ki bu yürüyüşler, festivalin şehirle ilişkisini sağlamlaştıran ve her sene merakla beklediğimiz bir parçası.
Müzik festivallerinden gelen bir festival direktörü olarak şehrin ritmini fotoğrafla kuran 212 Photography Festival Direktörü Banu Tunçağ’la fetsivalin şehirdeki yerini ve gelecek planlarını konuştuk.
Akbank Caz Festivali, Bodrum Müzik Festivali, Rock’n Coke ve One Love gibi büyük müzik festivallerin ardından bir fotoğraf festivalinin başına ilk geçtiğinizde müzik festivallerinden 212’ye taşıdığınız ritim, rota ya da seyirci deneyimi neydi?
Uzun yıllar büyük ölçekli müzik festivallerinin içinde yer aldıktan sonra farklı bir alanda ama yine yaratıcı ve görsel bir dünyaya hakim olabildiğim bir festivale odaklanıyor olmak benim için özel bir deneyim oldu. Aslında bu geçişte, genel kurguda yine sanatçılarla iletişimde olmaya devam ettiğim, uluslararası kurumlara bağlı görüşmeler içinde olduğum için tüm yaratım ve programlama süreci daha önceki deneyimlerimden farklı gelişmedi. Ancak elbette fotoğraf ve etrafındaki kapsam bana çok daha geniş bir alan sundu. Odağımın yine yaratıcılığa bağlı görsel bir alanda olması çok üzerinde çalıştığım konulardan aldığım zevki arttırdı. Daha önce şehrin pek çok lokasyonunda yer aldığımız pek çok festival yaptık. Bu noktada oldukça deneyimli olduğum söylenebilir. Ancak bu festival ile şehri bir de bu festivalin gözüyle tekrar keşfettim. Fotoğrafın odakta olması çok daha fazla yerde kapıların açılmasına ve içeriğin pek çok özel mekanda yer almasına yardımcı oldu. İşte bu noktada heyecanımın arttığını söyleyebilirim, buna paralel de yepyeni alanların programın içine dahil edilmesine odaklandım. Dolayısıyla sergilerin dışında farklı disiplinlerden üretimleri de dahil olduğu kapsamlı bir program üzerine çalışmaya başladım. Sanırım dokuzuncu senesinde de bunu büyük ölçüde başardık.
.webp)
2018’de tek mekan ve sadece 7 bin ziyaretçi ile başlayan festival şimdi nasıl onlarca mekana yayılan ve her sene dört gözle beklenen bir festivale dönüştü?
Gerçekten festivale özenle çalışıyoruz ve 16 günlük çok uzun soluklu bir festival programımız var. Seçkimiz fotoğraf dünyasının çok güçlü geleneksel anlamda imza isimlerinin yanı sıra çağdaş fotoğrafı temsil eden sanatçılardan da oluşuyor. Sadece fotoğraf değil, aynı zamanda dijital sanat, enstelasyon, video sanatı ve daha pek çok farklı başlığı da içeren bir programımız olduğu için çok geniş bir ziyaretçi kitlesi merakla takip ediyor. Mekanlarımızın özgünlüğü, merak edilen noktalarda alışılmışın dışında işlere imza atmamız ve tabi sergilerin güçlü içeriği sanırım seyirci trafiğini her sene katlanarak artmasına sebep oluyor.
Festival mekanları her yıl sergiler kadar heyecan verici oluyor. Peki mekanları nasıl seçiyorsunuz ve sanat eseriyle mekânı eşleştirirken ilk hareket noktanız hangisi oluyor?
Elbette önceliğimiz her sene bir önceki sergi mekanlarımızla tekrar el sıkışıp ona göre projelere odaklanmak. Bunun yanı sıra İstanbul’un hem sergi hem de programda yer alan diğer başlıkları için kullanabileceğimiz yeni mekanlarını keşfetmek sene içerisinde yaptığımız en önemli faaliyetlerden biri oluyor.
Biz bir galeri ya da müze olmadığımız için elbette bu süreç çok dinamik işliyor. Sergiler için çalışmalarımız bu sürecin çok öncesinde başlıyor. Eşleşmeler ve gerçekleşecek projelere odaklanmamız biraz mekanların şekillenmesine bağlı olarak ortaya çıkıyor. Çok sancılı ama bir o kadar da heyecan verici bir dönem yaşandığını itiraf etmeliyim.
Bazen hiç beklemediğimiz yerler oluyor ve sadece o mekanı görmek için bile sergiyi gezmek istiyor insan! Mekanın serginin/festivalin önüne geçmesi endişesi yaşadığınız oluyor mu?
Bunu St. Benoit Kilisesi’nin ilk kez kapılarını 2022 yılında açtığımızda serginin ne olduğunda çok insanlar ilk kez bu tarihi mekanı görmek için kuyruklar oluşturdular. Ama elbette amacımız mekanı atmosferini güçlendiren sergiler yapmak olduğu için, sadece mekana olan merak değil içerik de ziyaretçi trafiğinin artmasında çok etkili oldu.
Geçen sene de Latin Katolik Mezarlığında gerçekleştirdiğimiz sergiyle birlikte bu mekan kapılarını ilk kez dışarıdan gelenlere açmış oldu ve tabi büyük bir izdihama sebebiyet verdi. Festivalin sanatsal içeriğinin yanı sıra İstanbul’un farklı noktalarının da keşfedilmesini sağlayan bir yolculuğu var.
.webp)
Çok istediğiniz ama izin alamadığınız ya da farklı sebeplerle kullanamadığınız bir mekan var mı festival için?
Sadece mekan değil, kamusal alanda da dev fotoğraf giydirmeleri, sergi deneyimleri yaşatmak istiyoruz. Ama tabi izinler zorlu bir süreç, aynı zamanda mekan sahiplerinin veya kurumların bizle eş zamanlı hareket etmesi de her zaman kolay olmuyor. O nedenle hayal ettiğimiz her mekana giremediğimiz zamanlar oluyor.
212’nin şimdiye kadar İstanbul’a bıraktığı en somut ve kalıcı iz sizce nedir?
212’nin şirket duruşu, yapısı ve hayata geçirdiği projeler anlamında festivalin başka fotoğraf festivali örneklerinden ayrışmasına yardımcı oluyor. İlk senesinden beri söylenen tek bir şey vardı, şehire yayılmak ve alışık olduğumuz kurguların dışına çıkmak.
O nedenle fotoğrafın yanı sıra hem programdaki farklı disiplinlerin de kuvvetli rol oynaması, sinema, müzik, mimari, gastronomi gibi hem de sergi yerleştirmelerinin ezberin dışına çıkması, mekanlarla birlikte gelen yeni keşifler derken pek çok noktada yeni fikirler ve bakış açıları getirdiğimizi söyleyebilirim.
Sanatçılar ve kültür-sanat alanında düşünen, üretim yapanları bir araya getirdiğimiz bir platform haline de geldik. Festivalin sürdürülebilir yapısı da bu alandaki diyaloğu oldukça sağlamlaştırdı.
Arles, PHotoESPAÑA, Copenhagen ve LagosPhoto’nun her biri dünya fotoğraf haritasında ayrı bir işlev üstleniyor. Siz 212’yi bu haritada bugün nereye koyuyorsunuz?
Sebastiao Salgado Genesis sergisini festival programımıza eklememizle birlikte çok ciddi bir dönüşüm geçirdik. Dünyanın her yerinden ziyaretçilerin sadece festival tarihlerine özel İstanbul’a geldiklerini, programlarını buna göre ayarladıklarını gördük. Avrupada ve dünyadaki diğer örneklerinde olduğu gibi bir destinasyon festivali haline geldik.
.webp)
Fotoğrafın 200. yılında, okuduğum kadarı ile, Martin Parr’ın tüketim kültürüne bakan ironik dili, Yann Arthus-Bertrand’ın çevre anlatısı, Brezilya modernizmi, Frank Horvat’ın moda fotoğrafçılığı ve Omar Victor Diop’nun tarihsel temsilleri aynı programda buluşuyor. Bu isimler arasında nasıl bir konuşma kurdunuz?
Fotoğrafın 200 yıllık hikâyesine farklı bakışlardan yaklaşmak istedik. Martin Parr’ın gündelik hayata ve tüketime ironik bakışı, Yann Arthus-Bertrand’ın dünyaya ve çevreye bakışı, Brezilya modernizminin deneysel dili, Frank Horvat’ın moda üzerinden geliştirdiği özgür bakış ya da Omar Victor Diop’nun tarihe bugünden yaklaşımı birbirinden oldukça farklı. Ama tam da bu farklılıkların yan yana gelmesinin, fotoğrafın 200 yıl boyunca nasıl değiştiğini ve farklı dünyaları nasıl anlatabildiğini göstermesi açısından yaklaşmaya çalıştık. Fotoğrafın kendisi değişiyor, ama dünyaya bakma ve onu yeniden yorumlama gücü hep devam ediyor.
.webp)

Festivalde her sene muhakkak doğa ile ilgili bir bölüm oluyor. Peki festivalin doğaya fazla zarar vermemesi adına, çevresel etkilerini azaltmak için nasıl yöntemler kullanıyorsunuz?
Doğa ve çevre, festival olarak uzun zamandır sahiplendiğimiz temalardan biri.
Bu soruya üretim noktasında çok fazla malzeme ortaya çıkardığımız bir dünyayı ele alarak cevap vermek isterim. Sergi ve festival üretiminde mümkün olduğunca yeni malzeme tüketmek yerine, kullandığımız çerçeve, pano, yönlendirme ve çeşitli üretim malzemelerini sonraki yıllarda yeniden değerlendiriyoruz. Basılı iletişim malzemelerini de mümkün olduğunca ihtiyaçla sınırlıyor, dijital iletişim kanallarını daha fazla kullanıyoruz. Sergi kurulumları sonrasında ortaya çıkan malzemelerin de yeniden kullanılabilmesine ya da geri dönüştürülmesine dikkat ediyoruz.
Bunların hepsi tek başına büyük çözümler değil elbette. Ama bizim için önemli olan, doğayı yalnızca hakkında konuştuğumuz bir konu olarak değil, festivalin üretim biçiminin de bir parçası olarak görmek. Her yıl biraz daha az atık üretmek, daha az tüketmek ve elimizde olanı yeniden değerlendirmek için çalışıyoruz.
Geçen senelerde Steve McCurry’nin “The Haunted Eye” sergisinin dünya prömiyerini İstanbul’da yaptınız; Harry Gruyaert’ın İstanbul çalışmasını gösterdiniz, bu sene Martin Parr retrospektifine de “Parrjektif” adlı İstanbul serisi eşlik ediyor. 212 yalnızca hazır sergileri getiren bir festivalden, yeni eser sipariş eden ve sergilerini dünyaya ihraç eden bir yapıya mı dönüşüyor?
Evet, aslında bizim için de festivalin geldiği en önemli noktalardan biri bu.
212’nin sadece dünyanın farklı yerlerinde üretilmiş işleri İstanbul’a getiren değil, İstanbul’un da üretimin bir parçası olduğu bir festival olmasını istiyoruz. İstanbul’un sanatçılara ilham veren, yeni işler üretmeye alan açan bir şehir olduğuna inanıyoruz. David Szauder de bu sene St.Benoit Kilisesinde gerçekleştireceği sergiyi festivale özel kurguluyor.
Bu sene gerçekleştirdiğimiz 18 İskandinav fotoğrafçıyı bir araya getirdiğimiz “Colours of Scandinavia”, geçmiş senelerde Ebru Yıldız’ın kürasyonunda oluşturduğumuz yine 18 farklı müzik fotoğrafçısının ilk kez bir araya geldiği “Chronicles in Music History” sergileri tamamen festivalin kendi orijinal projeleri. Bu projelerin 212 Photography Istanbul imzası ile farklı ülkelerde yeniden sergilenmemesi için hiçbir engel yok.
Önümüzdeki dönemde de sanatçılarla İstanbul arasında bu tür yeni ilişkiler kurmak ve burada üretilen projelerin farklı coğrafyalara ulaşmasını sağlamak bizim için önemli bir hedef.
Genç fotoğraf sanatçılarına ya da “yeni fotoğraf sanatçılarına” daha çok alan açmak için çalışmalarınız var mı?
212 Fotoğraf Yarışması’nı bu açıdan çok önemsiyoruz. Yeni isimlere alan açmanın yanı sıra, festivali takip eden izleyicilerde de genç ve yeni üretimlere dair bir farkındalık yaratabildiğimize inanıyorum. Bizim için başvuruların sayısından çok niteliği önemli. Bu nedenle yarışmanın koşullarını belirlerken, fotoğraf alanında gerçekten üretmek isteyen ve bu alanda kendine bir yol açmaya çalışacaklara ulaşmayı hedefliyoruz.
Bugüne kadar yarışmada öne çıkan isimleri yalnızca ödül aşamasında bırakmamaya, sonrasında da mümkün olduğunca desteklemeye ve uluslararası bağlantılar kurmalarına yardımcı olmaya çalışıyoruz. Her yıl seçkiye ve kazanan sanatçıya hem 212 Magazine’de hem de festivalin farklı mecralarında yer veriyoruz. Bunun bizim için en güzel taraflarından biri de, henüz çok görünür olmayan, belki biraz geri planda kalmış ama güçlü bir üretimi olan sanatçıları keşfetmek.
Daha önceki yıllarda festivalin politik olmamasının altını çizmiştiniz. The Guardian ise 212’yi “Türkiye’nin otoriterleşen ve kutuplaşan ortamından meydan okurcasına uzaklaşan” bir festival olarak okudu. Ama göç, sınırlar, queer ilişkiler, ekolojik yıkım ve toplumsal hafıza üzerine işler gösteren bir festival gerçekten politik olmayabilir mi? Ya da günümüzde sanat herhangi bir şekilde politikadan uzak olabilir mi?
Açıkçası bizim için öncelikli olan fotoğrafın farklı hikâyeleri, bakışları ve deneyimleri bir araya getirebilmesi. Ancak elbette seçtiğimiz işler dünyaya, topluma ve içinde yaşadığımız zamana dair güçlü şeyler söylüyor. Göç, sınırlar, ekoloji, toplumsal hafıza ya da kimlik gibi meselelerin bugün hayatımızın bir parçası olduğu düşünüldüğünde, bunları anlatan sanatın bir karşılığı ve söylemi olmaması zaten mümkün değil. Farklı bakışların yan yana gelebileceği, izleyicinin de kendi sorularını ve yorumunu geliştirebileceği bir alan yaratmaya çalışıyoruz. Bence festivalin asıl özgünlüğü de burada.
.webp)
Fotoğraf dünyası yıllardır yapay zekâyı tartışıyor; 2026 yarışma kuralları fotomontaja izin verirken EXIF verisini zorunlu tutuyor ve görüntüden unsur çıkarmayı yasaklıyor. Yapay zekâyla üretilen bir görüntüyü bugün fotoğraf kabul ediyor musunuz?
Yapay zekâ ile üretilen bir görüntünün fotoğraf olup olmadığı konusunda kesin bir sınır çizmek istemiyoruz. Yarışmanın çerçevesini geniş tutuyoruz; yeni dönem üretimlere açığız ve yapay zekâ ile üretilmiş güçlü bir seri de elbette kazanabilir. Dolayısıyla başvuru yazılarında da bunu belirtmekten kimse çekinmiyor. Jürimizin de bu konuda oldukça açık fikirli olduğunu düşünüyorum. Bizim için asıl önemli olan, görüntünün üretim sürecindeki özgünlük ve başka bir sanatçının üretimine müdahale edilmemesi. Kolaj ve fotomontajı bir anlatım biçimi olarak kabul ediyoruz; ancak başka bir fotoğrafçının çektiği orijinal bir görüntüden bir unsuru çıkarmak, o fotoğrafın sahibinin anlatımına müdahale etmek anlamına geliyor. EXIF verisini zorunlu tutmamız ve bu nedenle görüntüden unsur çıkarmayı yasaklamamız da bu ayrımı korumak için. Yarışma şartlarının uluslararası bir formasyonu olmasını da önemsiyoruz ve diğer yarışmaları da elimizden geldiğince takip ediyoruz.
Daha önceki yıllarda Ahmet Rüstem Ekici, Hakan Sorar, Ecem Dilan Köse gibi yapay zeka ile çalışan şahane sanatçıların işlerine yer verdiniz, bizim de festival deneyimimizi zenginleştiren işlerdi bunlar. Bu işleri ve isimleri seçerken yapay zekanın fotoğraftan ne çaldığını ya da fotoğraf sanatına ne kattığını düşünüyorsunuz?
Yapay zekânın fotoğraftan bir şey çalıp çalmadığından çok, fotoğrafın sınırlarını ve üretim biçimlerini yeniden düşündürdüğünü düşünüyorum. Daha önce Ahmet Rüstem Ekici, Hakan Sorar, Can Ekşioğlu, Ecem Dilan Köse gibi yapay zekâyı yaratıcı bir araç olarak kullanan çok iyi sanatçıların işlerine yer vermemiz de biraz bununla ilgiliydi. Fotoğrafın tarihi zaten teknolojik dönüşümlerle birlikte sürekli değişti; bugün de yapay zekâ bu dönüşümün yeni bir parçası.
Bence yapay zekânın fotoğrafa kattığı en önemli şeylerden biri, kurgunun daha da güçlü hale gelmesi. Bu da sanatçıya yeni bir ifade alanı açıyor. Ama elbette aynı zamanda özgünlük, gerçeklik, yazarlık ve fotoğrafın kendisi üzerine soruları da ardından getiriyor. Bana kalırsa bunların henüz kesin cevapları yok ve zaten biraz da bu yüzden ilginç. Biz de festivalde bu tartışmanın bir tarafını seçmekten çok, farklı üretim biçimlerine alan açarak bu soruları birlikte düşünmeyi önemsiyoruz.
10. senenize yaklaştınız, festivalin daha kalıcı olması için düşündüğünüz projeler var mı? 212’nin bir fotoğraf okuluna dönüşmesi, burs vermesi, residency kurması gibi hayaller olabilir mi?
10’ncu edisyon için şimdiden çalışmaya başladık. Umuyorum hayal ettiğimiz ölçüde güçlü ve yine kapsamlı bir program yaratmayı başarırız. 212 çatısı altında uzun zamandır yapmak istediğimiz pek çok proje var; atölyeler, yeni üretim modelleri, yıl içine yayılan etkinlikler ve genç sanatçıları destekleyecek farklı yapılar üzerine düşünüyoruz.
Bunların bir kısmının İstanbul’un sınırlarını aşmasını, hatta farklı şehirlerde ve ülke dışında karşılık bulmasını da istiyoruz. Elbette bunların doğru zamanda ve sürdürülebilir bir modelle hayata geçirilmesini önemsiyoruz. 10. yılın da biraz bu hayallerin nasıl kalıcı yapılara dönüşebileceğini düşünmek için bir başlangıç olabilmesini diliyorum.

Bu sene muhakkak görmemiz gerektiğini düşündüğünüz 5 iş hangisi olur?
Açıkçası bir önceliklendirme yapmakta zorlanacağım bir senedeyiz. Her bir sergi ve yerleştirme kendi içinde mutlaka görülmesi gereken işler barındırıyor.
Tek bir mekânda birden fazla sergi görebileceğiniz Eski Postahan’da özellikle kaçırılmaması gereken serginin ON CONSTRUCTION / Modernizmin İnşası olduğunu düşünüyorum. 1939–1964 yılları arasındaki Brezilya modernist fotoğrafçılığına odaklanan sergi, Foto Cine Clube Bandeirante çevresinde gelişen ve bugün Latin Amerika dışında görece az tanınan önemli bir hareketi ele alıyor. Yirmi yedi Brezilyalı fotoğrafçının işlerini bir araya getiren bu sergi listemin önceliği.
Bunun yanı sıra aynı mekânda Omar Victor Diop, Jill Greenberg, Catherine Nelson ve Desiree Dolron’un sergileri de görülebilir. David Szauder’in St. Benoît Kilisesi’ndeki Triptych: Memory, Doubt, and Fates sergisi, 212 Studio’daki Colors of Scandinavia ve Galata Rum Okulu’nda yer alan Martin Parr’ın Short & Sweet, Frank Horvat’ın Please, Don’t Smile sergileri de benim için mutlaka görülmesi gerekenler arasında. Belgesel yönetmeni ve fotoğrafçısı Yann Arthus-Bertrand’ın Tophane-i Amire’deki sergisini kaçırmayın derim.
FESTİVAL PROGRAMI
27 Eylül Pazar
10.00–15.00 — Keşif Rotası, Taşların Hafızası: Karaköy - Perşembe Pazarı Turu
10.30–13.00 — Atölye, Elçin Acun ve Mert Çağıl Türkay ile Cyanotype
17.30–19.00 — Film Gösterimi, Home
29 Eylül Salı
16.00–17.00 — Film Gösterimi, MSGSÜ Öğrenci Seçkisi
18.00–19.30 — Film Gösterimi, Terra
1 Ekim Perşembe
18.30–19.30 — Söyleşi, Henning Larsen ile Mimarlıkta Renk, Mekân ve Deneyim
3 Ekim Cumartesi
12.00–13.00 — Söyleşi, Şehrin Panoları: Arşiv Fotoğraflarından Mimarlık ve Kamusal Sanatın Hafızası
13.00–15.00 — Atölye, Burcu Böcekler ile Eminönü Monokrom: 36 Poz, Bir Şehir, Tek Film
4 Ekim Pazar
14.00–16.00 — Atölye, O’film Route ile Şişhane’den Çukurcuma’ya Türk Sinemasının Kadrajları Arasında Yolculuk
14.00–16.00 — Keşif Rotası, Şehrin Panoları: Kadıköy’ün Seramik ve Mozaik Panoları
6 Ekim Salı
18.30–19.30 — Film Gösterimi, Andy Warhol: American Dream
8 Ekim Perşembe
18.30–19.30 — Söyleşi, Burcu Böcekler ile Kamerasız Fotoğraf Üzerine
19.45–21.15 — Performans, Kaos ve Düzen Arasında: Bir Dans Deneyi
9 Ekim Cuma
15.00–16.00 — Film Gösterimi, Man on the Roof
18.00–21.00 — Film Gösterimi, Historjá: Stitches for Sápmi
10 Ekim Cumartesi
17.30–19.15 — Film Gösterimi, Nature
11 Ekim Pazar
14.00–16.00 — Keşif Rotası, Şehrin Panoları ile İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ)
Atölye ve gezici keşif rotaları Fotohaus Karaköy, Karaköy – Perşembe Pazarı, Kadıköy – Bağdat Caddesi ve İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nda; söyleşiler ve film gösterimleri Soho House, Pera Müzesi ve Offgrid Art Project’te gerçekleşecek. Programın diğer konser ve performans buluşmaları Sofar Sounds iş birliğiyle Ceneviz Sanat’ta; Zorlu PSM, Babylon, Komünite ve Akbank Caz Festivali kapsamındaki konserler, festivalin şehirle kurduğu ilişkiyi müzik aracılığıyla genişletecek.
Detaylı bilgi için 212photographyistanbul.com’u ziyaret edebilirsiniz.
* Ana sayfa fotoğrafı: David Szauder
** Kapak fotoğrafı: Konsta Punkka
%20(1)%20-%20ANA%20GORSEL.webp)

%20(3).jpg)
