14 Şubat’ı atlattıysak ve herkes Sevgililer Günü için yeterince harcama yaptıysa, içerik ürettiyse, sevgi dolu ya da yapayalnız hissetiyse o zaman yolumuza devam edebilir ve pop kültürün Singles’ Day, “bekarlar günü” olarak adlandırdığı 15 Şubat’a geçebiliriz. Bekarlığı konuşmak için Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya ve İletişim Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Gözde Cöbek’in kapısını çaldık ve konunun düşündüğümüzden daha derin, daha ciddi olduğunu öğrendik.
.png)
Bekarlık konusu nasıl gündeminize geldi ve bir araştırma konusu oldu?
Ben doktora tezimde Türkiye’de heteroseksüel çevrimiçi flört pratiklerini çalıştım ve sonrasında bu konunun araştırma alanını genişletmek, bekarlık konusuna eğilmek istedim. Çünkü aslında bu flört uygulamaları ile birlikte gelişen ilişki krizleri ve flört uygulamalarının suçlanması ve günah keçisi ilan edilmesi durumları var. Bunlara doktora tezimde de değinmiştim.
Flört uygulamaları gerçekten günah keçisi mi peki?
Aslında günah keçisi diye bir şey yok. Teknoloji ve kültür burada birbirleriyle ilişkilenerek bu krizleri yaratıyorlar. 2000'lerden itibaren bekar sayısında ciddi bir artış oluyor. Bu sadece Türkiye'yle ilişkili değil, genel, küresel anlamda evlilik oranları düşüyor, boşanma sayıları artıyor. Buna verilen ilk cevap Neoliberalizmin getirdiği bireyselleşme ve kadın hareketi. Aslında flört dediğimiz pratik de bu arada kadınların kamusal alanda daha fazla görünür olmasıyla birlikte başlayan bir pratik. Yani eğitim ve iş hayatına daha fazla girdiklerinde karşı cinsle daha fazla karşılaşıyorlar ve bu flört pratiğini aslında ortaya çıkarmış oluyor. Görücü usulü evlilikten ziyade insanlar kendileri tanışıp kendileri karar vermeye başlıyorlar. Bugün araştırmalara göre kadınlarla erkeklerin eğitim seviyeleri arasında bir uçurum oluştu. Kadınlar erkeklere göre daha eğitimli artık. Ve bu da tabii feminist bilincin artmasına, ataerkilliğin yarattığı sorunların daha fazla idrak edilmesine ve toplumsal cinsiyet meselesinin daha çok farkına varılmasına alan açtı. Bunun sonucu olarak, kadınlar ekonomik olarak daha bağımsız ve kendi entelektüel seviyelerine uygun insanlar arıyorlar ve bulamadıklarında da bekar kalmayı tercih ediyorlar gibi bir durum söz konusu.
Yine kadınlar mı suçlu yani?
Suçlu değil ama araştırmaların bir açıklaması bu. Bir taraftan da genç yetişkinler dediğimiz 18 -29 yaş aralığındaki gençlerin yaşam gereklilikleri nedeni ile evliliği ertelemesi ve bekar kalmayı tercih etmeleri konusu da var.
Bekar dediğimizde ne anlamalıyız, evli olmayan herkes mi?
Bekarın sözlük anlamı tüm dünyada daha önce “hiç evlenmemiş insan”dı. Fakat daha sonra evlilik dışı ilişkiler, birlikte yaşama oranlarının artması, farklı partnerlik biçimleri çıktı ortaya ve bekar tanımı genişledi. Şu an “partneri olmayan kişi” olarak tanımlayabiliriz. Bu boşanmış bir kişi de olabilir, hiç evlenmemiş de olabilir, bir ilişki arayışında olabilir ya da olmayabilir… Bir partneri olmayan herkes bekar olarak tanımlanıyor ve o kategorinin içerisine yerleştiriliyor. İki tip bekarlık çeşidi var, türü var. Biri gönüllü bekarlık. Kişinin isteyerek bekar olması ve bir partner istememesi hayatında. İkincisi de zoraki bekarlık. Burada sadece inselleri kastetmiyoruz. O başka bir mevzu. Buradaki zoraki bekarlık, bir partner isteyen ama bulamayan kişiler için geçerli. Gönüllü bekarlığın yükselişi ile 2000’lerden sonra bekarlık üstüne araştırmalar artıyor. Literatür bunun bir yaşam tarzına dönüştüğünden bahsediyor.
Türkiye’de bu konuda literatür ne durumda?
“Bekarcılık” dediğimiz, bekarlara karşı toplumsal önyargıların olmasına dair çalışmalar var. Ceren Lordoğlu’nun “İstanbul’da Bekar Kadın Olmak” başlıklı çalışması var, hatta İletişim Yayınları’ndan kitap olarak çıktı. Ben de buradan yola çıkarak Türkiye’de kimlerin gönüllü bekar kalmayı tercih ettiğini merak ettim. Burada sadece toplumsal cinsiyet değil ama yaş ya da toplumsal sınıf belki dini görüşler de etkili bu bekarlık tiplerinde… Bu soruları sormaya başladım. Tabii Türkiye'de coğrafi anlamda kültürel farklılıklar çok fazla var. Mesela büyükşehirde bekar bir birey olmakla daha taşrada bekar biri olmak arasında deneyim anlamında ciddi farklılıklar olacaktır. Bu varsayımla, bu sorular üzerinden bir araştırma projesi yazdım. Şimdi, Türkiye çapında anket görüşmeleriyle detaylı bir inceleme planlıyorum.
Bekarlığın artışı ve sonuçları ile ilgili bugüne kadar sanırım yazılmış en detaylı makale The Economist’te yayınlanmıştı. Orada bekarlık oranlarının 2013’ten 2025’e iki katına çıktığı verisi var. Türkiye’de bu oranların nasıl olacağını öngörüyorsunuz?
Henüz bir data toplamadığımız için bununla ilgili bir şey söyleyemem ama şunu söyleyebilirim; bekar sayısında ciddi bir artış olmasından mütevellit hükümet de buna yönelik çalışmalar yapıyor. Geçen yılın aile yılı ilan edilmesinin sebeplerinden biri bu. “Bu gençler artık evlenmek istemiyor, evlendirelim” diye evlilik üzerine kurulan ve aile vurgusu yapılan söylemler artıyor.
Bekarlık neden bir sorun olarak görülüyor?
Çünkü nüfus kontrolü için evlilik önemli. Ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla evlilik önemli bir konu oldu. Çünkü aile kurulması, o nüfusun devam etmesi, sürdürülebilir olabilmesi için “nüfus politikaları” açısından kimsenin bekar kalmaması gerekli. Hatta Erken Cumhuriyet Dönemi'nde bir bekarlık vergisi tartışması olmuş. Bunun çalışmaları da var. Bekarlığa ekstra vergi uygulansın ki böylece evliliğe ve aile kurmaya teşvik edilsin gibi. Buradan nereye varırız? Yine 2000'lerde bu bekarlık çalışmalarında sadece gönüllü bir bekarlık ya da bekarlık tipleri üzerine bir çalışma olmuyor. “Singlism” denen bir kavram da ortaya atıyor akademisyenler. Çünkü yaptıkları araştırmalarda aslında bekarların bekarlıkları üzerinden mağduriyete, eşitsizliklere uğradıkları anlaşılıyor ve bunlara vurgu yapmak için bu kavramı ortaya atıyorlar. Ben de bunu Türkçeye bekarcılık diye çevirebileceğimizi düşünüyorum. Bu kavram 2005’te ortaya çıkıyor. Araştırmaya göre belli sıfatlar özellikle bekarlarla ilişkilendiriliyor. “Bağımsızlığına düşkün, çapkın, bencil” gibi. Bekarlar daha bencil olarak algılanıyor. Daha sorumsuz oldukları, bu nedenle bir partnerleri olmadığına dair toplumsal kodlar yaratılıyor. Hatta “bekarlar daha pistir” gibi yargılar var. Bu araştırmada tüm dünyada olumsuz kavramların bekarlara nasıl yapıştığını görüyoruz. Türkiye'de bekarlığa odaklanan bazı çalışmalarda da var. Mesela bekarların evli olan kişilere göre daha fazla mesaiye kaldığı, özellikle bir işin mesai sonrası tamamlanması gerektiğinde bekar çalışanlar tercih ediliyor. Neden? Çünkü birinin ailesi var, çoluğu çocuğu var, eve gitmesi lazım ama sanki bekar insanın hiçbir özel hayatı yokmuş ve o yüzden 7/24 çalışabilirmiş gibi bir algı söz konusu oluyor. Bu tarz ayrımcılıklar var bekarların hayatında.
"Evde kalmış" gibi etiketler azalmaya başladı m bekarlığın yaygınlaşmasıyla?
Buna dair bir iddiada bulunamam. O “evde kalmış” sıfatı çok önemli. Çünkü hala var. En basitinden bayramlarda şunlarla çok karşılaşıyoruz; “Ee hayatında biri var mı, ne zaman evleniyorsun” gibi soran akrabalar… Evlenirsen de çocuk soruları başlıyor. Beklentiler belli bir yaştan sonra tamamen aile üzerine kurulu. Bütün dünyada böyle. Mesela Fransız sosyolog Marie Bergström, özellikle 30’lu yaşlardan sonra çift olmanın norm olarak görüldüğünü söylüyor. 20’lerde hayat kurma, kendini keşfetme çabası var ama 30’larda o baskı başlıyor. Bu anlamda o yüzden hani yaş kırılmalarına da bakmayı değerli buluyorum.
Gönüllü bekarlık üzerine yapılan çalışmalarda o bireylerin bekarlığı “özgürlük” olarak adlandırdıkları ve gerçekten bir yaşam stili olarak gördüklerini söylüyorlar. Ama zoraki bekarlıkta bekarlık bir problem, bir an önce kurtulması gereken bir evre gibi. 18 yaşındayken okulunu bitir, sonra işini bul, bu sırada da bir partner bul, sonra evlen gibi aslında bir takım beklentiler vardır. O yüzden o “evde kalmışlık” oluyor. 20 yaşındaki bir insana evde kalmış denmez ama 30 yaşından itibaren bekarlara o evde kalmışlık sıfatı yapıştırılabiliyor gibi bir durum söz konusu. Ama bu tabii önyargılar ne kadar esnedi, ne kadar bireylerin hayatını etkiliyor, bunu gene araştırmanın sonunda ancak öğrenip aktarabileceğim.
Biraz önce insellerden de bahsettiniz. Bekarlık oranlarını artıran kesim diyebilir miyiz? Onlar hangi kategoriye giriyor, zoraki bekarlık mı?
Bunun altının çizilmesini önemli buluyorum. Zoraki bekarlık derken inseller kastedilmiyor. Genelde insel kavramı Türkçe’ye “zoraki bekar” olarak çevriliyor ama bu doğru değil. Birebir Türkçesi bu ama her partner arayan ama bulamayan ve bekar olmak istemeyen erkeğe inseli yapıştıramayız. Çünkü insel gerçekten aslında bir dijital ortamda organize olan ve orada bir topluluk. Bir altkültür, dijital kültürel topluluklardan biri.
İnselliğe dair daha çok Amerika’da çalışmalar yapıldığı için genelde beyaz, inanılmaz ırkçı, çok ciddi anlamda asosyal bir kitleden bahsediyoruz. Yani sadece kadınlar tarafından reddedilmiyor, toplum tarafından da reddedilmiş. Gamer kültürüyle de çok ilişkilendirilen bir topluluk. Hatta “alt-right” dediğimiz bu alternatif sağ toplulukların yine dijital platformlarda özellikle Reddit'de çok organize olan ve bir topluluk haline gelmiş gruplarla da ilişkilenen bir grup. Inselin bir de kadın versiyonu var; “femsel”. Tüm zoraki bekar olan kadınlara femsel ve tüm zoraki bekar olan erkeklere insel deyip;” zoraki bekarlar nefret söylemi üretir, kadın ve erkek düşmanıdır, cinsiyetçidir, ırkçıdır” gibi bir genelleştirme yapılmasını ne bilimsel ne de doğru buluyorum. Çünkü dediğim gibi, zoraki bekarlık daha başka bir şey. Ama insel şiddet eğilimi olan, kadını aşağılayan, direkt olarak kadını suçlayan bir kültür. Günün sonunda literatürün de söylediği bir şey var; kadınlar daha fazla eşit haklara sahip olmaya başladıkça ve bu feminist bilinç de arttıkça kimse artık ötekine maruz kalmak zorunda değil. Kadının erkeğe ihtiyacı azaldıkça kadını aşağılayan alt kültürlerin kadına öfkesi ve suçlamaları da artıyor.
Kadınlar önceki dönemlere göre ekonomik olarak daha bağımsız bireylere dönüştükçe , kültürel sermayeleri arttıkça daha kendilerine uyan, onları baskılamayacak, onların özgürlüğünü ellerinden almayacak ya da o kuracakları ilişkiyi eşitsiz kılmayacak, ona aynı saygıyı gösterecek, kadın düşmanı olmayan bir partner arıyor.
2024 yazında Amerika ve İngiltere’de bazı müzisyen ve influencerların etkisi ile başlayan “yeniden bekaret” hareketi vardı. Kadınlar bir yaz boyunca kimse ile birlikte beraber olmama sözü veriyor, bunu “bekaret yazı” olarak adlandırıyor, kaç gündür seks yapmadıklarını açıklıyorlardı. Öte yandan bu sene tüm ilişki trendleri kadınların artık kendilerinden ortalama 5 yaş küçük erkeklerle birlikte olmaya başladıklarını söylüyor. Özellikle X jenerasyonu için yeni dönemi yakalamak çok zor. Kadınlar neoliberalizmde ana karakter oldukları için daha hızlı adapte olurken yaşıtları erkekler geride kalıyor ve o kültür farkı genç erkeklerle kapanıyor gibi gözlemliyorum. Z kuşağı ve sonrasının daha açık fikirli olması gönüllü bekarlığı da artıracak mı sence?
Toplumsal klişelerin en büyüklerinden biridir erkeğin kadından daha büyük olması. Erkek yaş aldıkça genç kadınlara yönelir. Bu ara diziler nedeniyle Türkiye’de de çok gündem oldu bu konu. 40 yaşındaki bir erkek oyuncu yaşıtı bir kadın oyuncuyu partner olarak istemiyor. Maksimum 20 yaşında olmalı kadın partner. Bu gerçek ilişkilerde de böyle, literatür de bunu söylüyor. Bu tabii daha derinlemesine araştırılması gereken bir konu ama kadınlar da neden daha genç erkeklere bakmasın? Benim de çevremde var. 3 yaş, 4 yaş küçük birisiyle evlenmiş ya da şu an partner olan… Ya da arada bir 10 yıllık yaş farkı olan çiftler var bildiğim. Neden olmasın? Ama bunun sebeplerini anlamak için gerçekten derinlemesine incelemek lazım.
Benim kafamda şöyle bir paradoks oluşuyor. Bekarlığın artması ekonomiyi de etkileyen bir durum, alışveriş trendleri değişiyor. Öte yandan bekarlık aslında çok masraflı. Günümüzdeki ev kiralarını, faturaları düşününce. Adeta bahsettiğiniz bekarlık vergisini ödüyor gibiyiz. Öte yandan tabii ki iki kişilik yemek, iki kişilik gece programı yapmak, iki kişilik tatil programı yapmak da ekstra masraf. Ekonominin tüm dünyadaki insanları zorlayan bir hale gelmesi bekarlık tercihlerini nasıl etkiliyor?
Ben işin bu kısmıyla da ilgileniyorum. Bekarların deneyimlerinde ekonomik faktörler de nedir? Şu an kiralar bu kadar artmışken tek başına yaşıyor olabilmek neredeyse imkansız hale gelmişken, faturaları da paylaşmamak ya da işte tatile çıktığında kalacak yerin masrafını paylaşmamak... Bunların hepsi tek bir kişiye yüklenmiş oluyor. Eğer tek başına tatile çıkıyorsan, partneri olan biriyle bekar kalan biri arasında ekonomik anlamda bir deneyim farkı oluyor. Zoraki bekarlar için de ekonomik deneyimler neden bekar olmak istemediklerine dair açıklamaları kapsıyor aslında. Maddi, manevi bazı şeyleri paylaşmak istiyorsun. Salt biriyle yaşadığın manevi zorlukları değil ama maddi zorlukları da paylaşmak istiyorsun. Sürekli bu finansal mücadeleyi tek başına sürdürmek de aslında psikolojik olarak yorucu. Duygusal anlamda da yorucu. Ve bunu da paylaşmak istemek de ve o yüzden de bekar olmamayı istemek sebeplerden biri. Bunlar çok toplumsal, tek kişiye ait olmayan durumlar.
Diğer ülkelerde yalnız yaşayanlar için devletin sağladığı kolaylıklar var mı bildiğiniz? Çünkü genelde hep evliliği teşvik edici uygulamalar var, özellikle vergi ve sağlık sigortası konularında Avrupa ve Amerika’da evli olmak avantaj…
Açıkçası benim bildiğim yok ama bu kira mevzusu zaten küresel olarak bir kriz haline geldiği için çok fazla bekar insan artık birlikte yaşamak durumunda kalıyor. Bu sadece Türkiye'de değil ama diğer metropollerde de, New York olsun, Londra olsun, Paris olsun, Barcelona olsun ya da Madrid olsun böyle. Buralarda da ciddi kira krizleri var ve kimse bunları tek başına kaldıracak durumda olmadığı için çoğu insan artık ev paylaşımına geçiyor ve bu senin partnerin de olabilir. Yalnız yaşamanın iklim krizine yol açan sebepleri artırdığı bile konuşuluyor.
Az önce dizilerden bahsettiniz… Sanki eski dizilerde Şaşıfelek Çıkmazı, İkinci Bahar gibi o dönemlerin dizilerinde kadın temsilleri daha gerçek gibi. Kendinden daha küçük erkekle birlikte olan da var, boşanmış çocuklu ve güçlü kadınlar da ama bugün bekar kadın ya saf genç kız ya da başkalarının kuyusunu kazan kadınlar, kötücül kayınvalideler gibi çıkıyor karşımıza yani yine bekar kadını kötüleyen portreler… Dizilere kültürel okuma olarak baktığımızda, orada bekarlıkla ilgili Türk dizilerinde neler görüyorsunuz?
Bu da bekarcılığın güzel bir örneği aslında. Diziler de bu bekarcılığı yeniden nasıl üretiyorlar, o anlamda gerçekten çok anlamlı. Erkek partnerlerin özellikleri, 40’lı yaşlardaki erkek oyuncuların 20'lerinde partnerler istemeleri ya da mesela onun yaşıtı kadının gene anne rolünde olması… Bu arada zaten genelde diziler yirmili yaşlara odaklanıyor. Ana karakterler genelde yirmilerinde oluyor. Maximum 30'larının başında. Yani aslında orada bir yaşçılık da söz konusu yani “ageism” dediğimiz. Neden mesela kırk küsür yaşındaki insanların hikayelerinin anlatıldığı bir dizi işlenmiyor? Neden onlar sadece anne, baba hatta anneanne, dede oluyorlar ya da babaanne oluyorlar? 40’lı yaşlarda bekar kadınları değil ama erkekleri görüyoruz. O da çapkınlık üzerinden bir temsil. Bekarcılık üzerine yapılan çalışmalarda da hep bu var. Amerika ve İngiltere’de yapılan çalışmalarda 30 yaşından sonra bekar kadın “kedili deli kadın” yakıştırmasıyla anılır. Bu tarz stereotiplerin basma kalıpların üstünden gene bireylere yapılan ayrımcılık ve onlarda yarattığı etkiler de incelenmesi gereken konular. Diziler illa ki hepimizi çok fazla etkiliyor.
Son olarak, flört uygulamaları da uzmanlık alanınız olduğu için özellikle soruyorum bunu; hem bu uygulamalar hem de AI ile yalnızlığın giderilmesi, flört botlarının hatta robotlarının gelişmesi insanları daha fazla bekarlığa itiyor gibi teoriler var. Bunun ne kadarı gerçek ve böyle giderse iki insan arasındaki aşk artık sadece sanat eserlerinde, filmlerinde, şarkılarda olan eski bir kavram mı olacak?
Yapay zekanın etkilerinin incelenmesi ve buna yönelik çıktıların konuşulması için erken olduğunu düşünüyorum, Şimdi yapay zeka flört uygulamalarına da entegre ediliyor mesela. Ama aşk hakkında şunu söyleyebilirim; zaten bir duygu olarak bir kavram olarak aşk, moderniteden beri anlamı değişen bir kavram ve duygu. Diğer duygular gibi. Utanç da öyle. Sonuçta içinde bulunduğu toplumsal koşullara, tarihsel koşullara göre anlamlarını değiştiriyor duygular. Dünyada devamlı olarak koşullar değişiyor. Siyasi, ekonomik, kültürel ve teknolojik her şey değişiyor. Ve bu değişimlerde elbette kimi kavramların anlamlarını da değişiyor. Erken modernite dönemindeki aşk kavramı ile şu anki aşk kavramı arasında dağlar kadar fark var. Ama o zaman aşk yok muydu? Vardı. Ben o yüzden gene “aşk öldü” gibi söylemlere katılmıyorum. Aşk ölmüyor. Anlam değiştiriyor. Ve ona bakmak lazım. Şimdi nasıl anlamlandırılıyor? Aşk nasıl tanımlanıyor? Nasıl bir duygu haline geldi? Şu an o kadar çok kavram var ki ilişkiler, situationshipten tut da ghostinge… Aşkın şimdi ne olduğunu sormak gerekli. Yok oldudan ziyade nasıl bir dönüşüm geçirdi? O soruyu sormak daha önemli. Yoksa aşk ölmez. Nefret ölmez. Utanç, duygusu ölmez. Bunlar hep var olacak kavramlar.

%20(2).jpg)
%20(3).jpg)
