Berkay Ateş, her izlediğinizde yeniden kendine hayran bırakan oyuncu. Ne zorlama bir duygusallığı var ne de abartılı öfkesi. Gerçek bir insanın duyguları oluyor mimiklerinde, gözlerinde, yüzünde. Oyuncuların tiyatrodan diziye, diziden sinemaya her performansta izleyicide bu tadı bırakmaları çok bulunur bir şey değil aslında. Genellikle dizilerde abartılı bulduğunuz kişiler tiyatro ya da sinemada “aslında iyiymiş” dedirtiyor. Berkay Ateş’in her işte aynı çizgiyi korumasının sırrı da belki hikaye anlatıcılığının neredeyse her alanında olması: Yazar, yönetmen, oyuncu.
Berlin’den Gümüş Ayı ile dönen Emin Alper imzalı Kurtuluş filmi, geçen cuma vizyona girdiğinden beri izleyen herkesten aynı sözleri duyuyorum: “Berkay Ateş çok iyi oynamış be!” Bir de tabii ki Naz Göktan herkesin dilinde. Yan rollerdeki herkes de aynı şekilde alkışlanası. Küçük dilsiz çocuk dahil…
Filmin beklentileri ne kadar karşıladığı uzun bir masa konusu olur çünkü köy korucuları hakkında bir film, bu konulara hakim kişileri çok heyecanlandırdı, çok meraklandırdı. Film muazzam bir sinematografi sunuyor. Kusursuz denecek kadar muazzam. Konuyu işleme şekli ise konuya ne kadar hakim olduğunuza ve beklentinize göre değişir ama günün sonunda konuşulmayanı konuşulur kılmak için bir kapı açıyor.
Kurtuluş, Berkay Ateş’in Emin Alper ile ikinci filmi. İlki, 2015 tarihli Abluka filmiydi. O filmde de Venedik Film Festivali’nden ödülle dönmüştü ekip ve Berkay Ateş’in adı o filmle daha çok kişiye ulaşmıştı.
Bu kez Gümüş Ayı ödülü aldıkları film için Kadıköy SinemaTek’te, filmin ilk provasının yapıldığı odada buluştuk Berkay Ateş ile.

Hem ödül hem de vizyon hayırlı olsun! Şu an Sinematek’te ilk provalarınızı yaptığınız odada olmak nasıl bir duygu?
Ne hissediyordum? Sanki bir buçuk yıl geçmemiş gibi hissiyatımız var. Buradaki ilk prova, izleyenlerin hatırlayacağı cami çıkışı sahnesinin provasıydı. O zamandan da hissediyorduk birbirimize uyumumuzu. Emin Abi’nin memnun olduğunu da hatırlıyorum. Sonra şu an tabi ki böyle bir sürecin geçmesi, Berlin, Gümüş Ayı… Vizyon. Çok şükür. Hepsi yaşandı ama dediğim gibi sanki bir buçuk yıl geçmedi.
Filmi izlemek benim için zordu. 80’ler sonu 90’larda Diyarbakır’da yaşadım. Korucuların köylere verdiği zararlara birebir şahit oldum. Nefesler alıp terleyerek girdim filme… Beklediğim tarzda sert değildi ama etkileyiciydi. Bu konuların sinemada anlatılması,
Bunların yeniden hatırlanması sizce ne demek? Bir noktada geçmişi temize çekebilir miyiz bunları konuştukça, sinemaya ya da edebiyata yansıttıkça?
Sanırım sinemanın amacı belki de ya da yani sanatta bir temize çekme kaygısındansa o soruyu sordurabilmek ya da bunu hatırlatabilme ihtimali. Bir şeylerle yüzleşebilme. Bizim filmimiz sadece bir yüzleşme filmi değil, o şekilde anlaşılmasın. Bu hikayeler var ve bu hikayeler anlatılmalı. Bizim konuşmamız, bizim birbirimizle diyalog kurmamız yetmez.
Bunun bir romanı yazılmadıkça, bir filmi çekilmedikçe, bir tiyatro oyunu olmadıkça, resmi yapılmadıkça bir tarihle yüzleşmek, bir tarihi hatırlamak, aynı yanlışı yapmamak ya da sebeplerini anlamak konusunda eksik kalır toplum. En önemli şeyin, bugün bütün bunları o halının altından çıkarmak, o kumun altından çıkarıp ortaya koymakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden de filmimizin bu tarafı da var. Yani köy korucularının orada nasıl var olduğu, bütün bu sürecin nasıl bu duruma geldiği, sadece insanın zaaflarıyla değil bir sistemin nasıl insanları bu noktaya getirdiğiyle de ilgili ve aslında bu hikayeden yola çıkarak, bugün dünyaya ne anlattığımızla ilgili. Film o yüzden sadece yerelde kalmıyor. Ama tabii bir belgesel niteliği taşımıyor. O günü anlattık ama günün bir belgesi niteliğini taşımıyor Kurtuluş. Bugün dünyada yaşadığımız şeyin tam olarak bir aynasını tutuyor diyebilirim.
Aslında hep bunları anlatmalıyız, konuşmalıyız. Bir tane daha film çekilmeli, bir tane daha hikayesi anlatılmalı.
Daha önce birlikte çalıştığınız kişilerle yeniden aynı sette olmak güven alanı yaratıyor mu yoksa aradan seneler geçtiği için tedirgin edici bir yanı var mı?
Aslında hem güven hem sorumluluk yaratıyor. Ben her işe başlarken gergin başlıyorum. Çok rahat bir yapım olmuyor, merak ediyorum nasıl olacak, yapabilecek miyim... Tabii ki
Emin Alper'i 10 yıldır tanıyorum. Abim gibi yani kendisi. Caner'le de (Cindoruk) daha önce çalıştık. Sette daha önce çalıştığım, yakinen bildiğim başkaları da vardı. Bu çok güzel bir şey. En azından insanlara karşı yabancılık hissetmiyorsun. Ama orası artık yeni bir set, yeni bir film. Herkes kendinden mesul. Bu anlamda başka bir gerginliği oluyor. Bir de bir
sorumluluk yani şöyle bir şey: Oraya geliyoruz, o şartlarla onun en iyisini yapmak istiyoruz. Ben o anlamda biraz mükemmelliyetçiyim.
Sizi izlerken de hissediliyor bu, çok olumlu bir şekilde.
Şimdi mesela kendi aramızda konuşuyoruz. Naz'la yeni tanışmıştık sette ve bambaşka bir Berkay'dan bahsediyor.
Nasıl bir Berkay?
Ben sette daha kapalıyım, daha nemrutum. Tabii ki sosyal hayatta öyle değilim. Bu biraz da kendi içimde oynadığım karakteri çözmekle ilgili. Yaptıkça alışıyorum. Her setin de kendi açısından enerjisi farklı. Hikaye de beni çok etkiliyor. Yani Karanlık Gece için de böyle yaşıyordum. Tek başıma dağın içinde bir yerde yaşamayı tercih ediyordum mesela o dönem. Ama Magarsus’u çekerken birinci haftadan sonra o karakterin yapısıyla çok daha açık ve çok daha başka bir enerjim vardı. O yüzden farklı şeyler yaşıyorum.
Set bitince ne hissediyorsunuz?
Şunu iyi hatırlıyorum; sabaha karşı bitti set. Sonra benim 9’da uçağım vardı. 6 gibi bitmişti set. Otele geldik. Eşyalarımı toplamıştım zaten. Hemen dönmem gerekiyordu. Sonra Mardin'e havalimanına giderken çok duygusallaştığımıı hatırlıyorum. Bu hikayeyi geride bıraktığım için, bittiği için çok duygusal ayrıldım. Ama içim rahat dönmüştüm geri. Hiç unutmayacağım o otelden havalimanına olan yolculuğu. Her şeyi geride bırakmış gibi hissettim.
Film set bittikten sonra mı bitiyor yoksa izleyici ile buluştuktan sonra mı?
Galiba izleyiciyle buluştuktan sonra bitiyor. Biz ekip olarak izleyince de bitmiyor. Biz burada kendimizi izledik. Ben bir köşeye çekildim. Berlin'de izledik %90'ı yabancı olan bir yerde. Bu akşam eşimiz dostumuzla izleyeceğiz. İzleyici izledikten sonra devam edecek. Hep onu söylüyorum. Bir şeyin sanat eseri olduğunu ya da kıymeti olduğunu ne aldığı ödül, ne övgüler belirliyor. Zaman belirliyor. Kurtuluş’u da zaman belirleyecek. Bugün geriye dönüp baktığımız zaman biz Abluka'da da jüri özel almıştık Venedik Film Festivali'nden ama
Abluka'nın kıymetli olduğunu bugün kendi aramızda konuşurken zaman belirledi. Özcan Alper'in Sonbahar’ının kıymetini zaman belirledi. Aldığı ödülleri saysak belki bilmezsiniz ama hayat getirdi o eserleri öyle. Bence Kurtuluş da bu anlamda öyle olacak bir film. Umarım bugünden kıymet bulur.
Siz böyle söyleyince bir anda aklımdan geçirdim de yaptığınız bütün işler sadece sinema değil, tiyatroda, filmlerde, dizilerde de hep sonradan güzel hatırlayacağımız işler. Seçerken de bunu göz önüne alıyor musunuz?
Evet, tabii. Bu anlamda seçici davranıyorum. Bağımsız sinemada oynamak bir oyuncu için kolay bir şey değil. Filmin çekildiği tarihlerde bir dizide de oynayabilirsiniz. Kaçırıyorsunuz. Bütçeler belli. Neyi tercih ettiğinizle ilgili. Ama ben tiyatroyu hiç bırakmadım. Kitap yazdım vesaire. O dizileri de çekiyorum. Çekmeye de devam edeceğim. Hikayeyi seviyorum, karakteri seviyorum, yönetmeni önemsiyorum. O yüzden oralarda yer almak istiyorum. Tabii ki birçok işte yer alıyoruz ama en azından kendi açımdan diyorum ki “istediğimiz şeyi de yapalım”...

Yani işin her alanındasınız, yazar, tiyatro oyunu yazarı, şair, oyuncu, yönetmen… Duygunun var olduğu her yerde varsınız gibi bir şey. Bir gün diyelim ki bir şey oldu ve duygu ifade etme yeteneği sizden alındı diye. Ne yaparsınız?
Aklıma ilk gelen şey marangozluk. Hayatımı elimden almadığın sürece bir şey yapacağım. Çünkü zaten öyle biriydim hep. 6 yaşında şiir yazdığımı hatırlıyorum çöpçülere. Annem de “oğlum sen ne yapıyorsun” diyordu. O yüzden eğer bunlar bir gün giderse marangozluk yaparım. Zaten bir ara yapıyordum. Sonra ara verdim.
Oyunculuk yaparken yazar kimliğiniz araya karışıyor mu? Müdahale etme ihtiyacı duyduğunuz oluyor mu?
Oluyor. Buna alan açan yönetmen de oluyor, olmayan da. Mesela Kurtuluş, bu anlamda sınırları çok belli bir iş. Tabii ki araya eklediğimiz şeyler oluyor. Ama yazarlığımın oyunculuğa katkısı, sadece bir cümle ya da kelime eklemek… Yazmanın daha zor olduğunu düşünüyorum. Sıfırdan o karakteri yazmak... Neden yazar ya da senarist bu cümleyi tercih etti? Neden bu cümleyi tercih etmedi? Neden sadece bu kadar ve bunlarla anlatmak istedi? Bu iki cümle arasında anlatmak istediği şey neydi? Çünkü oturdu, yıllarca düşündü, aylarca düşündü ve önümüze son draft getirirken hala bu cümle var. Neden? Bunları sorguluyorum. Bu anlamda bir karakteri kurarken bunun faydasını kesinlikle görüyorum. Sıfırdan yaratmak istiyorum. Bunu yönetmenlere sunuyorum. Mesela Magarsus’ta yönetmenimiz Yunus Ozan Korkut daha farklı bir janr olan bir iş olduğu için buna alan açtı. Cenk Ertürk ile yeni bir film
çektik. İsmi Birlikte. Orada da Cenk yazarlığımı da önemsediği için “şurada şöyle olabilir mi?” “Bu buraya alınsa şöyle olabilir mi?” gibi bir saygı çerçevesinde sorduğum sorularımı kabul ettikleri oluyor. Bunu seviyorum yani çünkü onun için de harmanlamayı. Belki matematikçi olmamın da etkisi var bütün bunlarda.
Film ve dizilerde kendinizi izlerken öldüğünüz, dayak yediğiniz gibi sahneleri izlemek ne hissettiriyor?
Neredeyse oynadığım işlerin %90'ında başıma bir şey geldi. O yüzden çok kanıksadım, bence annem de kanıksadı. Annem izleyemiyordu öyle sahneleri ama şimdi o bile alıştı, etkilenmiyor.
Tiyatroya gelirsek, D22 gibi bir mekan yaratmayı düşünüyor musunuz yeniden?
Tiyatro olarak D22 devam ediyor. Hatta iki gün evvel 13. yaşımızı kutladık. Mekanımız kapanınca sanki tiyatro da kapanmış gibi duruyor ama ben şu an Uykusuz Bir Rüya, Salim oyununu oynuyorum. O da bir D22 prodüksiyonu. Sadece mekanımız yok. Bugün mekan açmak çok zor bence. Maddi olarak çok zor. Yani sponsor ya da yer bulsanız bile, bir yer zor.
Çok parametre var. Ekonomi çok değişiyor. Bu yüzden bu nasıl devam ettirilir bilmiyorum. Bir süre daha bence gezerek oynamaya devam ederiz. Şu da hoşuma gitti; ilk defa Salim'le birlikte çok fazla turne yaptım. Herhalde 10 küsür kere Avrupa'da oynadım. Yani 26. şehir galiba ya da 27. şehir en son oynadım. 88 oyun oynadım ve devam edecek böyle. Bu da beni çok mutlu etti. Önümüzdeki günlerde ilk defa Hatay'a gideceğiz. Ondan sonra Konya'ya gideceğiz. Diyarbakır'a gideceğiz. Bütün Kars, Ardahan, bütün bunlara gitmek kendimi tiyatrocu gibi hissettirdi diyebilirim.
Mavi Sahne bitti ama değil mi? Bu sene devam etmediniz.
Evet, Mavi Sahne'yi bitirdik.

Markaların özellikle tiyatroya yatırımı, oyunculara yatırımı, tiyatro oyunlarına yatırımı konusunda ne düşünüyorsunuz, yeterli mi?
Yeterli değil. İstediklerini yapıyorlar. Bunu söylemekten hiç çekinmiyorum. Uykusuz Bir Rüya, Salim için o kadar markaya gittik ve kimse sponsor olmadı. Başka prodüksiyonlar için oluyorlar, olabilirler. Ama sadece popüler işlere, büyük işlere yatırımın handikapını göreceklerini düşünüyorum. Çünkü küçük ölçekli tiyatrolar, oyunlar büyük maddi kazançlar sağlamasa bile o oyunlara destek vermek yarın daha büyük oyunlar yapmalarını sağlayacak. Bugün Türkiye tiyatrosunda, İstanbul'da bu tiyatroyu bu kadar canlı tutan 10-15 yıl evvel açılan bütün o küçük sahnelerdi. Bizim 20'li yaşlarda oyun yazarı o olmamızı sağlayan o sahnelerdi. O zaman da sponsorumuz yoktu ama kaç tane yazar yetişti, kaç tane yönetmen yetişti, kaç tiyatroya el verdi… Bizden önceki abilerimiz yaptı. Bizden sonra benim öğrencilerim de mezun olup tiyatro kurdular. Kadir Has Üniversitesi’ndeki öğrencilerim oyun yazıp yönetiyor. 3 gün evvel gittim, öğrencim tiyatro kurmuştu ve oyun yazıyor ve tek kişi oyun oynuyor. Ama o da bulamıyor yatırımcı. O bulursa o kalkacak oraya oyun yapacak, oraya yazacak. Ona vermediğin sürece yarın sen bir yazar bulamayacaksın çünkü o hayatını devam ettiremeyecek. Sonra büyük işlere milyonlar döküp 2. oyunda oyunu kaldırıyorsunuz. Sonra da o marka tiyatroya küsüyor.
Seyirci de küsüyor bu arada kötü iş izleyince.
Öyle.
Son bir şey sorum var, bugünden geriye dönüp baktığınızda Mardin'deki köylerdeki kadınlara, çocuklara ne söylemek isterdiniz?
Biz orada çok güzel insanlarla tanıştık, güzel dostluklar da kurduk. Bazen böyle şeyleri söylerken imtina ediyorum. Çünkü bir üstten bakış gibi duyulmasını istemiyorum. Bunu da özellikle belirtmek isterim. Hiçbir üstten bakışla söylemiyorum. Benim babam da Ardahan Göleli. O köyden çıkmış bir öğretmen çocuğu. Köy enstitüsü mezunu benim dedem. Söyleyeceğim şey, hadece hayal kurmak herhalde hayatta tutunacağımız en büyük şeylerden biri. Yani hayal kurup mücadele etmek. Ne mücadele hayalsiz ne de hayal mücadelesiz oluyor...



%20(2).jpg)
%20(3).jpg)
