Hayatımızı belli bir rotada tutarız. Basamakları hedefleyen adımlarımız yerli yerindedir. Okul, lise, üniversite, iş. Bu bizim standart başarı hikâyemiz.
Ama içeride; ofislerde, bilgisayarların başında, toplantı odalarında başka bir düzen var. Hareket daimidir, evet. Fakat değişim yoktur. İlerleme kurum ve kurumların tercih ettiği isimler için vardır; insan için yoktur.
Kendi adındaki karakterimiz de bu çatlağın içinde sıkışmış durumda.
Metni Elif Doğanay tarafından yazılan, Deniz Baylan dramaturjisi ve Furkan Güder rejisiyle sahneye konan ve Nihan Temel’in tek kişilik performansıyla hayat bulan Kendi, modern metropol insanının kapana kısılmışlığını bizlere tekrar eden hayat ritimlerinin monotonluğu üzerinden aktarıyor. Video tasarım ve canlı kamera kullanımları ise sahnelemede yenilikçi bir bakış açısı sunuyor.
Özel Sektördeki İllüzyonik İlerleme
Kendi’nin başladığı yere birçoğumuz aşinayız: İyi okullar, doğru adımlar. Başta çekingen, saf, kısık sesli bir profile sahip Kendi. Zamanla sistemin içinde adımlarının sesi duyulmaya başlıyor ve bir noktada… adım atacak bir yeri kalmıyor. Kendi’nin hikâyesi, motivasyon konuşmalarında dinlediğimiz türden bir dönüşüm ve yükseliş hikâyesi değil. İş dünyasına has yükseliş kavramının zihinlerdeki stereotipik algısının gerçek olmadığını, Kendi ile eş zamanlı olarak -belki de bir kez daha- fark ediyoruz.
Karakter devindikçe yükselip özgürleşmenin aksine bulunduğu konuma daha fazla yerleşiyor. Uyumlu, kontrollü, ezberci olma mecburiyeti içinde ruhsal bir eskimeye alan açıyor.
Canımızı sıkan bir soruyla baş başa bırakıyor bizi oyun: Bu dünyada ilerlemek gerçekten bir adımımızın bizi öncekinden ileriye taşıması mı, yoksa bizi sadece daha derine yerleştirmek mi esasında?
Cam: Görünür ama İmkânsız
Camın sosyolojide eşitsizliği (görünen ama ulaşılamayanı) sembolize etmek için kullanılan bir tabir olmasının bir nedenini Kendi’de de görüyoruz.
Sahnedeki cam kabin, Kendi’nin ofisi olmaktan fazlası. Oyunun merkez metaforu bu camdan oda aslında. Şeffaf, görünür. Aşılmaz, geçilmez. Şaşırtan bir çıkışsızlık sunumu. Bu alan, modern çalışma hayatının fiziksel bir karşılığı. Her şey gözler önünde, her şey kontrol altında ve her şey sabit. Tam da bu yüzden ruhsuz ve ruhsuz olduğu için de insandan uzak.
İzlenmek, Var Olmanın Neresinde?
Oyunun en dikkat çeken tekniği, sahnede kullanılan 8 canlı kamera ve video projeksiyon sistemi. Bu stil elbette estetik tercihten ibaret değil. Meselemizin doğrudan bir parçası: Karakter sürekli izleniyor. Üstüne üstlük asıl sorun izlenmek bile değil, kendini izlenir hâle getirmek zorunda kalmak. Bir noktada seyirci olarak siz de bu sistemin içine çekiliyorsunuz. Kameralar açıldığında artık sadece izleyen değilsiniz. Bakan, gözetleyen, denetleyen hatta kendinizi çarkın dişlisi yapmış birisiniz.
İşte bunu fark ettiğimizde kendimize soruyoruz: Ben böyle mi yaşıyorum? Bu, izlediğim bir oyun değil de benim hayatım mı? Benim bir ihtimalim mi?
Sistem & Sınıf: Yükselmek Kimin Harcı?
Kendi, bireysel bir sıkışmışlık anlatısı olmakla birlikte belirgin bir sınıfsal damarın da ifşası aynı zamanda. Gücü, yani bağlantısı veya parası olan hızla yükseliyor. Onlarla aynı, benzer, daha iyi eğitim ve beceriye sahip fakat yalnız olanlar ise yerinde sayıyorlar. Bu durumun sahneye aktarılması, oyunu kişisel bir hikâye konumundan daha sistemsel bir yere taşıyor. Tırnaklarla kazımak, çabalamak, pes etmemek artık başarıyı açıklamaya yetmiyor. Oyun, seyirciyi rahatsız edici gerçekle yüzleştiriyor: Sistem adil değil, başarılı olan ise bunu lehlerine çevirebilen kesim.
Uyum ile Mücadele Arasında
Karakterin dönüşümü, klasik anlamda bir başkaldırı hikâyesi oluşturmuyor. Kendi hepimizin tanıdığı o karanlık muğlaklıkta kalmaya devam ediyor. Bir beyaz yakalı, ama beyazdan eser yok.
Bir isyan da var, yok değil. Bir yardım çığlığı, bir değişim girişimi Kendi’nin içinde var aslında. Sessizce gezinen düşünceler ve kimseyi durup düşündürmeyen, yalnızca fark edende fark yaratan eylemler. Peki böyle olunca yine de bir kazanımdan bahsedebilir miyiz?
Oyun bunun cevabını bilinçli bir şekilde vermiyor. Çok fazla konu, çok fazla sorunun cevabı seyirciye bırakılıyor çünkü aslında Kendi, herkesin kendi hikâyesi.
Kendi, seyirciye bir çıkış yolu göstermiyor. Çözümden veya umuttan yüksek sesle bahsetmiyor. Sadece olanı gösterip farkına varmamızı sağlıyor. Tekrarı gösteriyor. Sıkışmayı, uyumu, fark etmeden içine yerleştirildiğimiz düzeni.
Böylece oyun bittiğinde bize kalan bir cevap değil, soru oluyor:
İnsan olarak içinde olmayı kendimize yakıştırdığımız düzen, gerçekten bu mu?

Oyunun biletleri için buraya tıklayabilirsiniz.

%20(3).jpg)
