Published in  
Meseleler
 on  
July 3, 2026

DAVALININ ADI: HİCİV

Harry Potter’da “Ridikulus” büyüsü vardır, “en korktuğun şeyin şekline giren yaratık” olan Böcürtleri, onlara gülerek yenersin. Gülmek tek başına yapılabilen bir eylem değildir, paylaşmak istersin, bulaşıcıdır. İşte bu yüzden diktatörlerin en korktuğu şey onlara gülünmesidir. Özellikle de o gülüş binleri, milyonları bir araya getiren kahkahalarsa daha da korkunçtur. Üstelik kahkahalar ne büyülerle ne de rers kelepçeyle susturulamaz. Çok ironik değil mi; korku salarak güç toplayan sistemin en büyük korkusu insanların kahkahası!
Kategori
Meseleler
Tarih
3/7/26

DAVALININ ADI: HİCİV

Harry Potter’da “Ridikulus” büyüsü vardır, “en korktuğun şeyin şekline giren yaratık” olan Böcürtleri, onlara gülerek yenersin. Gülmek tek başına yapılabilen bir eylem değildir, paylaşmak istersin, bulaşıcıdır. İşte bu yüzden diktatörlerin en korktuğu şey onlara gülünmesidir. Özellikle de o gülüş binleri, milyonları bir araya getiren kahkahalarsa daha da korkunçtur. Üstelik kahkahalar ne büyülerle ne de rers kelepçeyle susturulamaz. Çok ironik değil mi; korku salarak güç toplayan sistemin en büyük korkusu insanların kahkahası!

Kategori
Meseleler
Tarih
3/7/26

DAVALININ ADI: HİCİV

Harry Potter’da “Ridikulus” büyüsü vardır, “en korktuğun şeyin şekline giren yaratık” olan Böcürtleri, onlara gülerek yenersin. Gülmek tek başına yapılabilen bir eylem değildir, paylaşmak istersin, bulaşıcıdır. İşte bu yüzden diktatörlerin en korktuğu şey onlara gülünmesidir. Özellikle de o gülüş binleri, milyonları bir araya getiren kahkahalarsa daha da korkunçtur. Üstelik kahkahalar ne büyülerle ne de rers kelepçeyle susturulamaz. Çok ironik değil mi; korku salarak güç toplayan sistemin en büyük korkusu insanların kahkahası!

Sansürlene sansürlene, dava göre göre, kâğıt fiyatlarına, dağıtım krizlerine, sosyal medyanın hızına ve algoritmaların hafızasızlığına yenile yenile kapandı mizah dergileri. Bir zamanın haftalık ritüeliydi karikatür dergisi almak. Siyasetten anlamazken bile gülerdik, çünkü annelerimiz gülerdi, babalarımız, abilerimiz gülerdi, herkes gülerdi o dergilerle. Ya da televizyonda Olacak O Kadar saatinde yazsa karpuz, kışsa kestane eşliğinde sesler yükselirdi, Levent Kırca’yı alkışlardık. Devekuşu Kabare kasetlerini sayısız kez izlemişizdir, hem VHS hem Beta versiyonlarını. Ayrıca TRT’de (bile) yayınlanırdı Reklamlar, Deliler, Yasaklar kabareleri. Aziz Nesin okurduk, ağlardık da gülerdik de. Dergilerin kapağına bakar, ülkenin tansiyonunu anlardık. Gırgır’dan Leman’a, Penguen’den Uykusuz’a kaç nesil siyaseti, ülke gündemini, siyasileri ve gülmeyi bu dergileri vapurda, ders arasında, cafede, ve bilhassa tuvalette okuyarak öğrendi. Hiçbir şey “çok daha iyi” değildi ülkede ama neşemizi de çalmaya çalışan, çalmayı alenice yapıp bundan gram  hicap duymayan siyasiler yoktu o zamanlar. Ya da pardon, neşemize de ters kelepçe takmaya çalışanlar yoktu. Ferhan Şensoy “Pardon”u yazıp oynadığında gülmekle susmak arasında kalmış, alkışlarken yalnız olmadığımızı anlamıştık. İktidardaki insanların “ulaşılmaz, eleştirilmez, yüce varlıklar” olmasından çok önce, insan oldukları dönemdi. Yani, birini sevmemek suç değildi, seksten bahsetmek müstehcenlik değildi, esprinin ne olduğu hakaretin ne olduğu bilinirdi ve asıl hakaret, espriden anlamamaktı. Sonra, kahkaha “kamu düzeni” meselesi hâline geldi. Ve neşemizi çalma timi, köpeklerden ağaçlara, konserlerden dizilere, yurtdışına çıkışımızdan Temu’danalışverişimize (yahu Temu’yu da ciddiye almazsın) zevk aldığımız ne varsa, bizi bir araya getiren her ne varsa, nefes almamızı sağlayan her ne varsa hepsini yok etmeye ant içti. Bu da onların görevi, herkes kendi görevini yapıyor bu hayatta. Kimisi görev icabı bir katili tutuklamıyor, diğeri görev icabı bir komedyene ters kelepçeli poz verdiyor, öteki o pozu fotoğraflıyor. Her şey görev icabı. 

Ama işte komedyenin de görevi güldürmek. Hiç öyle Cem Yılmaz’ın tüm zekası ile dalga geçtiği gibi “güldürürken düşündürmek” de değil. Baya baya güldürmek! Olana bitene, yaşatılana, yapılana, kavuğa, dala, ölüme, kitaba, sakata sağlığa güldürmek. İyi bir mizah ustası sinkaflı laflarla değil güzel, tertemiz bir Türkçe ile her küfürden daha ağır küfredebilir. Duygu sömürüsü yapmaz, gevrek gevrek konuşarak şive esprisinden, cehaletten ekmek yemez, kadın-erkek ilişkilerine saplanıp rockstarlık da oynamaz, testosterondan ötesini  görür. Türkiye mizah tarihinde efsaneleşen tüm isimler de bu sayede saygı duyduğumuz ve unutulmaz olan kişiler, yayınlar, işler oldu zaten.

Tıpkı toplatılan, yasaklanan, yakılan Markopaşa’da Aziz Nesin’in yaptığı ve Gırgır’ın Penguen’in yolunu açtığı gibi. Aziz Nesin’i anmadan Türkiye’de mizah tarihine girmek eksik kalır. Nesin, mizahı yalnızca güldüren bir edebiyat türü değil, iktidarın, cehaletin, bürokrasinin, yoksulluğun, korkaklığın ve toplumsal ikiyüzlülüğün röntgeni olarak kurdu. Markopaşa’dan öykülerine, taşlamalarından romanlarına kadar onun mizahında devlet de vardı, halk da; baskı da vardı, bizim kendi küçük çıkarlarımız da. Aziz Nesin defalarca soruşturma, dava, yasak ve hedef göstermeyle karşılaştı, Deniz’in de gözaltına alınmak için tercih ettiği 2 Temmuz’da canlı canlı yakılmaktan kurtuldu! Asla unutamayacağımız, vefa borcumuzu ödeyemeyeceğimiz, ardında Nesin vakfı ve boyundan çok kitaplar bırakan Aziz Nesin, bugün yaşasa herkesten önce Çağlayan Adliyesi’nde olur, Deniz’i alkışlardı. Zaten o Denizleri çok severdi. 

Türkiye mizah tarihinin mihenk taşı Gırgır, hayatına 1972’de başladı, 1981-83 döneminde 500 bine yaklaşan satışla Türkiye mizah tarihinde rekor sayılabilecek bir noktaya ulaştı. Rahmetli Oğuz Aral’ın mizah yönetmenliğinde yayına başlayan Gırgır’ın ilk yıllardaki sloganı; “Geçim derdini, can sıkıntısını, aşk yarasını, karı-koca kavgasını şipşak keser. Her derde devadır, gırgır da gırgır” idi. Tam olarak mizahın tanımı ve de iktidarın mizahtan korkmasının nedeni idi bu slogan. 13 Ağustos 1972’de, Gün gazetesi tarafından verilen ücretsiz ilave bir dergiye dönüştü, bu hızlı büyümenin sonunda 1973’te Haldun Simavi’nin isteğiyle, bağımsız bir dergi oldu. 1989 ilkbaharında, aralarında dönemin popüler isimlerinden Latif Demirci, Bülent Arabacıoğlu, Hasan Kaçan, Ergün Gündüz, Atilla Atalay, İrfan Sayar ve Abdülkadir Elçioğlu’nun da bulunduğu 20’den fazla Gırgır yazar-çizer dergiden ayrılarak Hıbır adlı yeni bir dergi çıkardı. Aynı yılın kasım ayında Gırgır’ın Simavi ailesi tarafından Gölge Adam lakabıyla tanınan ve aynı isimde bir gazete çıkaran Ertuğrul Akbay’a satılması üzerine, editör Oğuz Aral, yanına hemen hemen bütün çizerleri alıp Gırgır’dan ayrılarak Oğuz Aral’ın Gırgır’daki sevilen tipinden ismini alan Avni dergisini yayımlamaya başladı. Gırgır, 2017’de son sayısında yayınladığı bir karikatür nedeniyle yayıncı şirket tarafından kapatıldı. "Musa Kızıldenizi ayırır ve Yahudiler kurtulur" başlıklı karikatürün, Musevilik ve İslam gibi semavi dinlere hakaret içerdiği iddia edildi. Karikatürü çizen ve yayımlayanlar hakkında TCK'nın 216/3 maddesinde yer alan "Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılamak" suçundan soruşturma açıldığı belirtildi.

Ardından önce Penguen, sonra Uykusuz dönemi başladı. Ama onların arkasında da Limon, Leman, Hıbır, HBR Maymun, Lombak, L-Manyak gibi başka bir büyük, gürültülü, kalabalık, sigara dumanlı, kahkaha ve öfke kokan bir dergi evreni vardı. Bu dergiler sadece siyasi karikatür basmıyordu; memleketin ruh hâlini, gençliğin sıkışmasını, erkekliğin komikliğini, orta sınıfın çelişkisini, aile denen küçük iktidar odasını, öğrenciliği, yoksulluğu, mahalleyi, barı, vapuru, tuvaleti, ülkenin her gün yeniden ürettiği absürtlüğü çiziyordu. Politik mizah, sadece başbakanı ya da cumhurbaşkanını çizmek değildi; onların kurduğu dünyanın bizi nasıl değiştirdiğini göstermekti. 

Penguen ve Uykusuz’un kapağına bakmak, gazete okumaktan daha açıklayıcıydı. Penguen, 2000’lerin başında, yeni iktidarın henüz kendisini “dokunulmaz” bir yere yerleştirmediği ama o yola çoktan girdiği dönemin sivri diliydi. Uykusuz ise daha karanlık, daha kırgın, daha genç bir zamana denk geldi. Yiğit Özgür’ün, Umut Sarıkaya’nın, Ersin Karabulut’un, Uğur Gürsoy’un, Memo Tembelçizer’in, Cengiz Üstün’ün dünyasında siyaset bazen doğrudan kapağa çıkıyor, bazen de bir karakterin evdeki yalnızlığına, metrobüsteki sıkışmışlığına, işsizliğine, aşksızlığına, beceremeyişine sızıyordu. Çünkü ülke yalnızca meclisteki kararlarla bozulmuyor mutfakta, okulda, iş görüşmesinde, sevgiliden gelen son mesajda, kirayı düşünürken de bozulur ve bu da hayatın ta kendisi yani mizahın kendisi işte. 

Televizyon ve tiyatro sahnesi de “halimize birlikte gülmenin” büyük bir parçasıydı. 1970 yılında Devekuşu Kabare'de oynanmaya başlayan skeçleriyle sahneye adım atan Ferhan Şensoy, Haldun Taner'in kurduğu bu kabare geleneğinden devraldığı sivri dili taşıyarak kendi tiyatrosunu kurdu. Kabare zaten böyle bir şeydi: düzenin aksaklıklarını gören ve bunu söylemekten çekinmeyen bir sanat formu. Şensoy bunu bir silaha, ustalıkla kullandığı bir silaha çevirdi. 1978'de yazdığı "Bizim Sınıf" adlı televizyon dizisi, öğretmenlerin manevi şahsiyetini aşağı gösterdiği gerekçesiyle daha ikinci bölümden sonra TRT'de yasaklandı. Bir mizahçının kendi devletinin ekranından atılması, sonraki elli yılın provası gibiydi aslında. 1987'de sahnelediği "Muzır Müzikal," dönemin dinci-gerici kesimini hicvediyordu; oyunun 77. gösterisinden sonra sahnelendiği Şan Tiyatrosu'nda çıkan yangında gece bekçisi hayatını kaybetti, itfaiye olayı elektrik kontağına bağlasa da Şensoy bunun bir sabotaj olduğunu iddia etti ve nedeni her ne olursa olsun, oyun için açılan davanın sonunda 21 gün hapis cezasına çarptırıldı. Yıllar sonra "Çok Tuhaf Soruşturma" oyunundan uyarladığı "Pardon" filmiyle sinemaya taşıdı aynı alaycı bakışı. Ferhan Şensoy’un Ortaoyuncular’ı Şahları da Vururlar’da iktidarın saraylı dilini, Pardon’da devletin insan öğüten bürokrasisini, Ferhangi Şeyler’de gündelik hayatın ve siyasetin absürtlüğünü kendi kelime mimarisiyle kurdu. Ferhan Şensoy’un yaptığı, sadece espri yazmak değildi; Türkçeyi iktidarın ciddiyetine karşı bir maymuncuğa çevirmekti. Kapı kilitliyse kelimeyle açıyordu. Hem de öyle güzel bir Türkçe ile yapıyordu ki bunu… 

TELEVİZYONDA MİZAH DEVLET KANALINDA

80’ler sonundan 2000’lerin ortasına kadar, Türkiye’nin en çok mizah ürettiği, kara komedi ile tanıştığı, gülmekten zevk aldığı dönemdi. Hatta Ertem Eğilmez filmlerinin yeni sezonu gibiydi ekrandaki işler. 

Levent Kırca'nın 1988'de başlayıp 21 yıl süren "Olacak O Kadar"ı, Küçük Hüsamettin'i, Cevat Kelle'yi, Bestami'yi Türk halkının belleğine kazıdı. Ama asıl kazınan, programın 1998'de yaşadığı krizdi. Dönemin Devlet Bakanı Işılay Saygın'ın bir röportajda sarf ettiği "52 yaşındayım ve hâlâ bakireyim" sözlerini skeçe taşıyan Kırca, RTÜK tarafından Kanal D'nin bir günlüğüne kapatılmasına neden oldu; bakan ise ayrıca dava açtı ve mahkeme Kırca'yı 6 milyar lira manevi, 118 milyon lira maddi tazminat ödemeye mahkûm etti. Kırca bunu protesto etmek için açlık grevine başladı, olay The Daily Telegraph'a kadar taşındı. Bir Türk komedyenin bir espri yüzünden açlık grevine yattığı haberi dünya basınında dolaştı. Kırca'nın kendi ifadesiyle talebi çok basitti: “cezayı programa verin, kanalı kapatmayın, insanların haber alma özgürlüğünü elinden almayın.” Kırca’nın politik tiyatro oyunu “Azınlık” için AKP Marmaris İlçe Başkanı’nın dava açacaklarını duyurmuş, suçlamaların “Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a, AKP hükümetine hakaret”e kadar uzanmıştı. Kırca, sonradan verdiği bir demeçte, “Olacak O Kadar 21 yıl sonra AKP hükümeti tarafından tehditle kaldırıldı” demişti. 

Olacak O Kadar’ın el aldığı Devekuşu Kabare’deki “Reklamlar”, “Yasaklar”, “Deliler” gibi işler de aynı damarın sahnedeki karşılığıydı. “Reklamlar”, Türkiye’nin tüketimle, vaatle, cilayla, pazarlama diliyle kurduğu yeni ilişkiyi parçalara ayırıyordu. “Yasaklar”, adının söylediği şeyi yapıyordu: yasaklarla yaşayan, yasakları normalleştiren, sonra da yasağın komikliğini fark edince özgürleşir gibi olan bir toplumu anlatıyordu. “Deliler”de ise kimin akıllı, kimin deli olduğu sorusu tersyüz oluyordu. TRT’de yayınlanan bu skeçler sık sık sansüre uğruyor ve bu sansür de yine mizah malzemesi oluyordu (Bu arada Deliler kabaresini Mert Fırat, Didem Balçın ve ekibinin oyunculuğu ile Metin Akpınar’ın yönetmenliğinde hala izleyebilirsiniz, az sayıda olsa da temsilleri devam ediyor.)

Olacak O Kadar ile televizyonda açılan damar genişlemişti. “İnce İnce Yasemince”, “Plastip Show”, “Bir Demet Tiyatro”, “Avrupa Yakası”, “Geniş Aile”, “Leyla ile Mecnun”, “5 Kardeş” gibi işler doğrudan politik konuşmasa bile toplumun bütün yamukluklarını görünür kılıyordu. Sınıf atlama hırsı, yeni zenginlik, apartman hayatı, aile içi baskı, medya dili, plaza kültürü, mahalle dayanışması, erkeklik-kadınlık, yoksulluk, küçük çıkarlar… Bir de haber bültenlerinden sonra gelen çizgi mizah vardı, inanılmaz ama mizah, haberlerin, akşam saatlerinin, gündelik akışın parçasıydı işte!  Salih Memecan’ın “Bizimcity”si mutlaka izlenirdi. Vahşi Batı dekorunda geçen, gerçek politikacıları karikatür karakterlere dönüştüren, ana haberin ardından gündemi birkaç dakikalık çizgi filme çeviren bir formattı bu. Bugünden bakınca siyasi pozisyonu ayrıca tartışılır; ama format olarak çok şey anlatıyor. Ana haberin resmi diliyle mizahın çizgi dili aynı ekranda yan yana durabiliyordu. Bugünün tek sesli ekran rejiminden bakınca bu bile başlı başına tarih öncesi bir hayvan fosili gibi görünüyor.

Sadece erkek mizahçılardan bahsettik ama o dönem televizyondan dergilere her yerde var olan mizah elbette ki gazetelerde de vardı. Her gazetenin kendi karikatür köşesi ve yıldız çizerleri arasında en parlak isimlerden biri Piyale Madra’ydı. Onunki hiciv değildi ama hicve de her yerde gerek yoktu, gülmek için siyasetten daha fazla malzeme de var çok şükür. Madra, 1982’de Milliyet’te başlayan “Piknik” bantlarıyla tanındı; ardından “Piknik” yaklaşık 10 yıl Cumhuriyet’te yayımlandı. İkinci büyük dizisi “Ademler ve Havvalar” ise 1994’te Yeni Yüzyıl’da başladı, gazete kapanınca Radikal’e geçti. “Piknik” TRT1’de, “Ademler ve Havvalar” da NTV’de çizgi film olarak yayımlandı.

Ülkedeki mizah damarını ve siyasetçilerin alınganlığını fitilleyen, sık sık sansürlenen hatta siyah poşete bile giren Gırgır’ın sonu bir karikatür yüzünden getirildi ama 2000’lerden sonra bu dosya daha da kabardı. Musa Kart’ın Erdoğan’ı kedi olarak çizdiği karikatür, Penguen’in “Tayyipler Âlemi” kapağı, LeMan’ın “Reco Kongo Kenesi”, Abdullah Gül döneminde Cumhuriyet çizerleri Musa Kart ve Zafer Temoçin hakkında açılan soruşturmalar, Penguen çizerleri Bahadır Baruter ve Özer Aydoğan’a verilen ceza, Nuri Kurtcebe’nin hapis cezası… Başbakanların, cumhurbaşkanlarının, bakanların karikatüristlerle ve mizah dergileriyle mahkemede karşı karşıya geldiği uzun bir dosya var elimizde. Demek ki mesele hiçbir zaman sadece “komik mi değil mi” olmadı. Mesele hep şuydu: İktidar kendisine gülünmesine ne kadar dayanabilir? Ama bu soru hep “hakaret, dini değerleri aşağılama, kamu düzenini bozma, kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamaları ile legalize edildi. Bugün de yaşadığımız gibi… 

Oysa biz kendimize gülmeyi hep sevdik. Bu ülke kendi hâline, kendi korkusuna, kendi iktidarına, kendi zavallılığına gülebildiği zaman biraz daha nefes aldı, başka türlü yaşayamazdık bu travmalar coğrafyasında… 

Gülmek, aynı anda aynı şeyi görebilmek, yalnız olmadığını fark etmek çünkü. “Sen de fark ettin mi?” diye yan koltuğa bakmak. Bu yüzden o kadar çok meme, reel paylaşımı yapılıyor, bu yüzden her güldüğümüz şeyi, niteliğine göndermek için ayrı kişiler var listelerimizde. Gülmek yalnız yapılmaz çünkü, kahkaha bulaşıcıdır ve hafifletir insanı. Umutlandırır. Korkunun gücünü zayıflatır gülmek. Kahkaha tek başına basit görünür ama kalabalıklaştığında iktidarın en sevmediği şeye dönüşür: ortak duyguya. Umuda. Hareket ihtimaline. Harry Potter’da “Ridikulus” büyüsü vardır, “en korktuğun şeyin şekline giren yaratık” olan Böcürtleri, onlara gülerek yenersin. İşte bu yüzden diktatörlerin en korktuğu şey onlara gülünmesidir. Özellikle de o gülüş binleri, milyonları bir araya getiren kahkahalarsa daha da korkunçtur. Çok ironik değil mi; korku salarak güç toplayan sistemin en büyük korkusu insanların kahkahası! 

Elbette memleketi bir komedyen kurtarmayacak. Zaten iyi mizahın derdi kurtarıcılık değil; perdenin arkasından görünen ipleri göstermek. Mizah yapan kişinin de kurtarıcılıkla, kahraman pelerini ile işi olmaz zaten o pelerini ütülemeye, savurmaya bile üşenir mizah yapan kişi! Mizah dergileri kapandı, sahneler daraldı, ekranlar hizaya sokuldu, sosyal medya kırpıldı. Ama kahkaha tuhaf bir şey, susturamazsın ve bir kere başladı mı durduramazsın.

Ölü Deniz’e hayatta olduğunu hatırlatan Deniz’in yanındayız. Gülmek teslim olmamaktır, direnmektir. Davalar bitince birlikte nasıl da daha çok güleceğimizi düşündükçe heyecanlanıyoruz! Neyse ki iyi biliyoruz ki son gülen iyi güler. 

Not: Tüm bunlar olurken filmlerden, reklamlardan, gösterilerden, şive ve karakter komedilerinde boy gösteren tüm çok komik abiler, ablalar, hiç ses çıkartmayan tüm komedyenler çok komiksiniz.