Published in  
Güzel Rastlantılar
 on  
May 13, 2026

ELVİN BEŞİKÇİOĞLU "HAYATTA FLÖRT HEP VAR"

“Serin Bir Sabah” oyunu ile 14 Mayıs’ta İstanbul’da sahnede olacak Elvin Beşikçioğlu ile buluştuk ve tam da bahar havasına yakışır şekilde aşkı, ilişkileri, tiyatroyu, izleyicileri ve “birlikte yaşlanmayı” konuştuk.
Tarih
13/5/26

ELVİN BEŞİKÇİOĞLU "HAYATTA FLÖRT HEP VAR"

“Serin Bir Sabah” oyunu ile 14 Mayıs’ta İstanbul’da sahnede olacak Elvin Beşikçioğlu ile buluştuk ve tam da bahar havasına yakışır şekilde aşkı, ilişkileri, tiyatroyu, izleyicileri ve “birlikte yaşlanmayı” konuştuk.

Fotoğraflar: Specific Magazine
Tarih
13/5/26

ELVİN BEŞİKÇİOĞLU "HAYATTA FLÖRT HEP VAR"

“Serin Bir Sabah” oyunu ile 14 Mayıs’ta İstanbul’da sahnede olacak Elvin Beşikçioğlu ile buluştuk ve tam da bahar havasına yakışır şekilde aşkı, ilişkileri, tiyatroyu, izleyicileri ve “birlikte yaşlanmayı” konuştuk.

Fotoğraflar: Specific Magazine

Elvin Beşikçioğu hem sahnede hem ekranda izlemeye doyamadığımız oyunculardan biri. Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’ndan mezun olup zamanının Devlet Tiyatroları’nın kültürünü ve TRT’nin disiplinini almış gerçek bir oyuncu. Aynı zamanda çok sevdiğimiz Erdal Beşikçioğlu’nun eşi ve Tatbikat Sahnesi’nin kurucularından. 

Elvin Beşikçioğlu ile yeni oyunu Serin Bir Sabah vesilesi ile buluştuk. O Ankara’dan geliyor, oyun Londra’da geçiyor, biz Sultanahmet’te eski İstanbul manzarasında sohbet ediyoruz. İkimizin de yolu Diyarbakır’da TRT GAP çocuk programlarından geçmiş. Üstünde kürklü, harika bir kimono, gözlerinde Türkiye’nin ilk yerli gözlükleri Memo Sunglasses marka güneş gözlükleri, pembe babet spor ayakkabıları, kıvırcık saçları uçuşuyor. Bahar gibi bir kadın! Ya ilkbahar havası ya Elvin Hanım’ın kimonosundan sokaklara taşan bahar çiçekleri ya da kırk yılda bir görülen İstanbul’un neşeli hali bu sohbeti, tatlı bir aşk sohbetine dönüştürdü. Ve sohbet boyunca sayısız kez tahtaya vurdum ve herkese böyle birlikte büyüyeceği, birlikte yaşlanacağı, birlikte güzelleşeceği bir aşk diledim. 

Rastlantılarla doğan bir aşkı anlatan Serin Bir Sabah oyununa da bu yakışırdı. Erdal Beşikçioğlu’nun rejisiyle sahneye taşınan oyun, Elvin Beşikçioğlu (Alex) ve Fatih Sönmez’in (Rupert) çarpıcı performanslarıyla sahnede. “"Eğer yeterince istersen her şey mümkün müdür?" yoksa bazen sadece birbirine tutunmak mı gerekir?” diye soruyor oyun. İstanbul’daki ilk oyun 14 Mayıs’ta DasDas’ta. 18 ve 19 Mayıs’ta evinde, Ankara’da Tatbikat Sahnesi’nde. Biletler için buraya tıklayabilirsiniz. 

Nasıl hissediyorsunuz? 

İyi hissediyorum. Bu manzarada iyi hissetmemek mümkün değil.

Bir oyun ilk kez seyirciyle buluşmadan önce siz kendi içinde neler yaşıyorsunuz? 

Tatbikat’ın yıllardır oynadığı oyunların getirmiş olduğu bir varoluşu var. Genellikle meselesi olan, daha çok da toplum içinde karşılığı olan oyunlara vurgu yapmak isteriz ve öyle de gittik hep. Bu oyunun öncesinde ben iki kişilik bir oyun arıyordum. Partnerim Fatih Bey (Fatih Sönmez) buldu oyunu. “Elvin elime böyle bir oyun geçti, oku istersen” diye gönderdi. İyi ki de göndermiş. Çünkü oyunu okur okumaz anlatım biçimine çarpıldım. İki insanın birlikteliğini anlatım biçimine. Çok çarpıcı geldi. Seyirciyle kurduğu diyalog, karakterlerin kendi içlerinde yaşadıkları çatışmalar... Bunun üzerine de bir baktım, biz oyunlarda hep toplum üzerine gitmişiz. Orada da insan ilişkisi incelemişiz elbette ama aşk ve iki insanın birlikteliği üzerine çok fazla oyunumuz olmamış, çok fazla değil, hiç olmamış. Büyük bir eksiklik olarak geldi gözüme bu ve hemen, “o zaman bu oyunu yapalım” dedim. Öyle başladı macera. 

Serin Bir Sabah - Tatbikat Sahnesi

Tatbikat Sahnesi’nin tüm oyunlarını önce siz mi okuyorsunuz?

Genellikle başta biz okuruz, Belediye Başkanı olmazdan evvel Erdal da okurdu. Beraber karar verip ona göre oyunları belirleriz. Dramaturj çalışmasını da hep Erdal'la biz yaparız. Hiç dramaturjla çalışmadık. Öyle bir arayışımız da olmadı. Okuldan da zaten bu terbiyeyle yetiştik dramaturji konusunda. Serin bir Sabah’ta da aynı şeyi yaptık.

Aşık olduğunuz kişiyle birlikte çalışmak, birlikte büyümek nasıl bir şey? 

Birlikte yaşlanmak. 

Evet, “Birlikte yaşlanmak”...

Harika bir şey. Çok kıymetli bence. Bu akan çağda, hızlı giden zamanda özellikle gençler üzerine konuşacak olursak; tahammülleri de yok, anlayışları da yok. Bir şey bittiği anda ya da bir şey onlara ters geldiği anda ya da aşk dedikleri şeyin onlara göre yok olduğunu düşündükleri anda başka bir aşkın, başka bir heyecanın peşine doğru koşma heveslisi gençler. “Aynı hissetmiyordum, aşk hissetmiyordum” diyip bitiriyorlar. Fakat işte birliktelik öyle bir şey değil. Oradan sevgi doğuyor. Yaşanmışlıklar doğuyor, anılar doğuyor, beraber yapmış olduğunuz sadece iş değil, beraber oluşturmuş olduğunuz dünya doğuyor. Elbette ki dünya dönüyor. Hayat değişiyor. Siz de değişiyorsunuz. Kişiler de değişiyor. Eskiden evli olduğunuz kişiler değilsiniz. İlk "Evet" dediğiniz ve birbirinize ait olduğunuzu söylediğiniz kişiler değilsiniz artık. Ama bunları görmek o kadar keyifli ki! Yani zevklerinin nereye döndüğünü görmek, neye daha farklı baktığını görmek... Eskiden öyle bakmazken "Aa ne oldu şimdi bu noktaya geldi”ğini keşfetmek… Onun da sizde bir şeyleri daha farklı farklı keşfetmesi bu yolda ilerlerken bunları bir bütün haline getirmek. Bir anı kutucuğu oluşturabilmeniz beraber hayata dair… Bunlar bana çok kıymetli geliyor. Yani aşkın yerini sevgi ve müthiş bir dostluk, müthiş bir bağlılık, bir aidiyet alıyor. Yani benim mesela hiçbir yere bir aidiyetim yok. İstanbul'a da, Ankara'ya da, Urla'ya da mesela Urla'yı çok severim, oraya da yok. Ama mesela Erdal'a ve evlatlarıma karşı ve tiyatroya karşı müthiş bir aidiyet besliyorum. Onların olduğu her alanda, her yerde varlığımızı sürdürebiliriz diye düşünüyorum. Bu da çok kıymetli geliyor bana.

Bir yere, birine ait hissedebilmek en zor şey galiba şu çağda. 

Evet. Çok çok egolar var. Yaşam da çok hızlı. Maddiyat da giriyor işin içine. Zaten evliliklerde de öyledir ya hani sorunlar ilişkiyi bozar, bir yerinden balta alır ve oradan yıkıldığını, yıprandığını ve oranın onarılamayacağını düşünürsün… Herhalde biz biraz geçmişte kalmışız. Annelerimiz, babalarımız gibi bir şekilde bunu sakinleştikten sonra atlatmayı, oturup konuşabilmeyi, buna bir çözüm bulabilmeyi, anlayış gösterebilmeyi bir şekilde başarmışız Erdal'la. Bu yol böyle ilerleyebilen bir şey. Yoksa ilerleyemiyor zaten ilişkiler. 

Elvin Beşikçioğlu

Kesinlikle. Peki sizden daha genç kişilerle çalıştığınız zaman o heyecanı ya da o saflığı görüyor musunuz? 

Ben gençlerde artık o kadar saf bir şey göremiyorum. Aşk bile bence o kadar saf değil. Bir beklentiler yığını. “Ben bunu yapıyorsam o da yapmıyorsa olmaz”, “işte o da öyleyse, o da ben de böyle” ama yani devamlı bir beklenti ile ilişki olmaz. Baktım ki içimi böyle kemiren beni çok yiyen bir şey bu beklenti. Tiyatroda da beklentiyi bıraktım. Hayatta da öyle. Bir şey beklemek, bir beklenti halinde olma hissi çok çürük. Bir süre sonra sizi de çok çürütüyor. O yüzden de bu yeni ilişkilerde o saflığı pek göremiyorum nedense.

Bir ilişki dediğimiz şey, bu tiyatroyla ilişkiniz de olabilir, bir insanla ilişki de olabilir tamamen beklentisiz olabilir mi? Yani siz attığınız adımın en azından yarısını görmek istemez misiniz? 

Tabii ki isterim. O anlamda söylemiyorum. Elbette ki ilişki karşılıklı bir etki tepki meselesi. Tabii ki siz de vereceksiniz. O da verecek. Elbet ki koşulsuz bir beklenti olmamasından bahsetmiyorum. Ben daha çok kendi içinizdeki hissiyattan, o beklentinin sizde yarattığı çürüme duygusundan bahsediyorum. Elbet ki bir ilişkide her şey karşılıklı olmalı. Tabii ki tek taraflı bir ilişki çok korkunç zaten. Olmaması gereken bir şey. Bu hissin bertaraf edilmesinin öğrenilebilen bir şey olduğunu da zamanla gördüm ben. Sadece içinizde bir beklentiyle yaşayarak değil; anlatarak, göstererek, karşılıklı iki insanın birbirinden öğrendiği şeylerle de öğrenilerek giden ilişkiler daha iyi oluyor. Siz onu iyice öğrendiğiniz zaman, o sizi iyice öğrendiği zaman, o onu yapmadığı zaman, onu neden yapmadığını bildiğinizde işte bu artık içinizi rahatsız eden bir beklenti olmaktan çıkıyor. Çünkü onu tanıyorsunuz. Ama bu uzun bir süreç.

Biraz da kendine karşı dürüstlük, cesaret ve saygı gerektiren bir süreç bu. 

Tabii ki. Bir yıllık, iki yıllık ilişkilerden bahsetmiyorum ama bizimki gibi uzun vadeli olan ilişkilerde artık bir süre sonra bunlar bırakılıyor. Çünkü  artık içini o kadar iyi biliyorsunuz ki… Mesela onun bir yere gelmediği noktada biliyorsunuz ki bir sebepten dolayı o gelmemiştir ya da bir durumdan dolayı o olmamıştır. Bunun için yani ilk liseli âşıklar gibi kendinizi ortaya atıp delirmenize lüzum yok. İş biraz olgunlaşıyor. Bu çok güzel bir şey. 

“ERDAL BENİM SIRTIMI YASLAYABİLECEĞİM TEK KİŞİ”

Güvenebilmek galiba mesele. Güvenmeye başlıyorsunuz ki o rahatlık da geliyor.

Tabii yani kesinlikle. Tek, sırtımı yaslayabileceğim tek kişi Erdal benim için. Yani her şekilde kendimi yaslayabileceğim. Hiçbir zaman bırakmayacağını bildiğim tek kişi. 

Peki oyunları izlerken size karşı eleştiri anlamında nasıl?

Yıpratıcı. Hiç hoş değil. Çok yıpratıcı. O da benim gibi çok net. İkimizde de böyle bir çalışırken bir fütursuzluk, bir pervasızlık var. Konu iş olduğu için var aslında. Yani sizin karakterinize değil, işe o fütursuzluk. Ben de Erdal Erdal'a eleştiri yaparken öyleyim. Onun şahsına değil, onun karakterine değil. İşin doğru çıkabilmesi için, işin olabilmesi için çok net konuşmaktan bahsediyorum. Yani evet o sırada belki bir sarsılıyorsunuz, ne oluyor diyorsunuz. Ama hemen toparlıyorsunuz iş için olduğunu bildiğiniz için.

Hala daha Erdal Bey’i gördüğünüzde heyecanlanmanızı sağlayan şey ne peki? 

Ay tabii ki birebir kendisi. Birebir kendisi tabii ki. Her zaman. Yani o heyecan başka bir şey. Kimi zaman çok yüksek, kimi zaman daha farklı bir bakış açısıyla, farklı bir şekilde, şekil şekil, renk renk, bambaşka. Hani öyle ilk karşılaştığınız zamanki gibi böyle bir kıvılcım değil belki ama çok daha başka, çok daha gerçek olan bir şey o heyecan. 

Elvin Beşikçioğlu

“HAYATA DOĞDUĞUNUZ ANDA BİR TÜNELDESİNİZ”

İlişkilerin Serin bir Sabah oyununuzdaki yolculuk gibi, metro yolculuğu gibi düşünüyorum. Metroyla tünele de giriyorsunuz, karanlığa da çeşit çeşit duraklara da uğruyorsunuz. Ama bir ilişki o tünelin karanlığına girdiği zaman nasıl yeniden ışığa çıkar?

Çok güzel bir metafor buldunuz. Doğru. Oyunda da bu anlatılıyor. Aslında hayata doğduğunuz anda bir tüneldesiniz. Yani nereye çıkacağını, nereye gideceğini de bilmiyorsunuz. Aileniz de bilmiyor. Çocuk da biraz karakteriyle geliyor. Elbet ki çevre çok mühim onun gelişmesinde. Anne, baba tabii ki bunlar çok önemli faktörler. Sosyal çevresi de öyle. Ama o tünelde giderken bence tek bir çıkış yok. Tek bir aydınlık yok. O tünelin içindeki ışıklar da var orayı aydınlatan. Trenin ışığı da var. Trenin içindeki vagonların ışığı da var. Bir vagondan bir vagona geçerken oradaki farklılıklar da var. Önemli olan o birçok ışığı görebilme biçimi. Onları nasıl gördüğünüz. Çok karanlık da görebilirsiniz mesela. Hiç çıkılamayacak gibi de görebilirsiniz. Ama oradan süzen ışığı da görebilirsiniz. O ışığın vuruşunun o dramatik anını da yaşayabilirsiniz. Ya da içinizi böyle heyecanlandıran, o vagondan vagona geçerken bambaşka bir ışıktaki o varoluşu da hissedebilirsiniz. Bu tamamen görme biçimleriyle alakalı bence. İnsanların yaşadıkları deneyimler, ailesi, çevresi, faktörler. Biz tiyatroyu da metinleri de böyle inceleriz. Bize okulda da böyle öğretilir. Yani dramaturjik çalışma da alt metin okuma da metin okuma da böyle yapılıyor aslında. Yazarından tutun geçtiği çağa, devreye, yere, şehre, maddi durumlarına, ekonomilerine, sosyoekonomik kültürel pozisyonlarına, yaşadıkları çevreye, eve, birbirleriyle hatta olan sadece kendi söyledikleri lafları, sözleri, cümlelere değil, başkasının onlar hakkında söylemiş olduğu cümlelerle karakterler ve durum, olgu, olay ortaya çıkıyor. Bizler de böyleyiz. Geçen gün oğlum çok enteresan bir şey söyledi. 14 yaşında ve ben yürüttüğü bu mantığa, bu fark edişe çok şaşırdım. Belki her çocukta vardır ama işte kuzguna yavrusu şahin görünürmüş misali de olabilir. Bilemiyorum. Bunu okuyan biri “Aaa benim bunu çocuğum 2 yıl önce söyledi” de diyebilir yani. O yüzden kuzgun ve yavru mevzunun hakkını saklı tutuyorum. "Anne biliyor musun?" dedi, “Mesela bu şehirlerde, şehirlerde yaşayan insanların her insanın” dedi, “farklı farklı bir hayatı, farklı farklı gayeleri, umutları, coşkuları ya da yaşadıkları acılar var”. “Ve” dedi “Herkes farklı bir şey yaşıyor. Yani bunu hissettiğin ve bunu gördüğün zaman hayat çok başkalaşıyor. Çok farklı görüyorsun.” “Bir de” dedi, “Her insan kendi hayatının ana kahramanı” dedi. “Herkes kendi hayatının ana kahramanı, biz yan kahramanız” dedi.

Bunu bırakın 12 yaşında, 14 yaşında algılamayı hani 36 yaşında, 46 yaşında algılayabilen insan çok az… 

Bu empati, insan varlığının, doğasının, yalnızlığının ve çokluğunun, ve gidişinin bu kadar güzel ve yalın tabirini bu kadar küçük yaşta bir ergenden, çocuktan bu kadar empati kurarak duymak beni çok hakikaten çok şaşırttı. Yani dedim keşke bütün çocuklarımız böyle görebilse, böyle algılayabilse… Çünkü o zaman anlayış girecek hayatın içine. 

Keşke bu bakışı öğretmenin yolu olsa. 

Tiyatro da böyle dokunan bir şey. Farkındalık yaratan bir şey. Hayat da çok farkındalık yaratan bir şey ama işte görme biçimleriyle alakalı. İnsanların görme, algılama biçimleri duyularıyla çok ilinti. 

TİYATRO ÇIKIŞINDA HİÇBİR AYRIM YOK

Özellikle son senelerde o görme biçimlerimiz çok fazla manipüle ediliyor gibi geliyor bana ve özellikle Türkiye için söyleyeceğim, birbirimizi siyah ve beyaz olarak görme yönünde itiliyoruz. Tiyatroda siz oyunlardan tutun da seyircilerin tavırlarına kadar, bunun yansımasını görüyor musunuz?

Tabii ki görüyorum. Görmez olur muyum? Her inanıştan, farklı kültürlerden insanlar geliyor oyunlara. Bütün bu insanlarla beraber oyundan çıktığımızda, hepsiyle aynı noktada, aynı hissiyatta, aynı yerde buluşmuşuz. Hepsiyle sarmaş dolaş. Hepsiyle konuşuyoruz. Yani orada öyle bir ayrım yok. Orada hiçbir şekilde bir siyasi ayrım da yok. İnsan ayrımı da yok. Yaşadığın yer, kültür ayrımı da yok ya da maddi olarak da bir ayrım yok. Orası tamamen toplayıcı, beraber herkesi bir potada eriten, aynı hissiyatta, aynı şekilde kendilerince bir farkındalık, kendi hayatlarındaki bir farkındalığı yaratan yer. O yüzden çok kıymetli tiyatronun böyle herkesi bir araya getirmesi. Ancak sosyal bir yer olduğu için, yaşayan bir yer olduğu için insanların sohbet edebilmeleri önemli. Sosyal varlığız biz. Yani birbirimize dokunarak, iletişim halinde ve duyu olarak birbirimizle aynı hemhal olarak çıkartılan varlıklarız. O yüzden bence herkese iyi geliyor bu. Birlikte gülmek veya küçük bir yemek bile ya sanatsal olabiliyor. Mesela şu sohbet yanında içilen bir kahve bile farkındalık yaratan bir şey insan hayatı için. 

Elvin Beşikçioğlu

KÜLTÜR TAMAMEN İĞDİŞ EDİLDİ

Magazinsel bir tartışmaya girmek istemiyorum ama şu anda konuşulan konulardan olduğu için ve siz de bir tiyatronun ortağı olduğunuz için sorma ihtiyacı duyuyorum. Gırgıriye'de yaşanan durumdan yola çıkarak, yapımcıların tiyatroya yaklaşımları veya yeni açılan sahnelerin alt yapısı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Altyapısı yok, hiçbir zaman yoktu. 

Yüzyıllar önce yapılan tiyatro alanlarına bakıyoruz, hepsi dairesel biçimli, basamaklı. Tüm seyircilere eşit görüş alanı tanıyor. Tiyatro bize bu eşitliği öğretmesi gerekirken geriye mi gittik biz?

Tabii ki öğretmesi gerekirdi. Şimdi tamamen yozlaştık. Neden yozlaştık biliyor musun? Kültür tamamen iğdiş edildiği için. Çok tartışılması gereken bir konu bence. Şuna karşı değilim. Elbet ki tiyatrocu olur, ünlü olur. Belki daha önce de tiyatro yapmamıştır, yapacaktır. Ama ülke insanlarını öyle bir hale getirdiler ki sadece ünlü olduğu için o oyuna gitme alışkanlığını kazandırdılar. Bu hepimiz için kültürel olarak bir yıkım getiriyor. Yani tiyatro kültürüne bir yıkım getiriyor. Müthiş bir inşaat pisliğinin ortasında, altında kalıyoruz. Biz okurken hocalarımız bizi tiyatroya davet ederlerdi, oyuna giderdik. Kotla gidenleri içeriye almazlardı. Takım elbise ve kravatla gelmeniz lazım. Kızlar alelade giyinirlerse alınmazlardı. Yani bir kere buradan başlar bir iş.

Şimdi salonda şapkayla oturuluyor… 

Burası özel bir yer, burası seçilmiş bir yer ve sen bu seçilmiş, emek verilmiş yere geliyorsun ve bu emeğe saygı olarak bir kere evvel evvela üstüne başına dikkat edeceksin. Oturmana, kalkmana dikkat edeceksin. Su içmene dahi dikkat edeceksin. O elindeki plastiğin böyle çatır çutur yapmamasına dahi dikkat edeceksin. Onun haricinde, o tiyatro koltuklar, o perdenin hissiyatının geçmesi lazım. Şimdi öyle salonlar yapıyorlar ki o salonda konferans da veriliyor. O salonda toplantılar da düzenleniyor. O salonda çocuklar bale gösterisi de yapıyor. O salonda siz oyun da oynuyorsunuz. O salonda yok, yok. Ve dolayısıyla o salonun bir kimliği yok. Evet. Tiyatro eşittir kimlik demektir. Yani tiyatroların özel olması, kimlikli olması demektir. Yıllarca biz Beyoğlu'nda yürümeye başladığımızda bir yığın özel tiyatronun önünden geçerdik. Yıldız Kenterler, Haldun Dormenler, Hâdi Çaman tiyatrosu öbür tarafta derken önünüzde Şehir Tiyatrosu, bir AKM'si, Taksim Tiyatrosu… Yani bütün bunlar bakın özel seçilmiş, oraya ait, kimlikleşmiş ve sen onu seçerek gidiyorsun. Ne kadar özel bir şey bu. Seyirciye de kendini özel hissettiren bir şey. Çünkü sen de orayı seçerek gidiyorsun. Sen de özelsin. 

Tam olarak onu söyleyecektim; bugün “tiyatro” dediğimiz sahnelerin çoğunun seyirciye o kadar saygısı yok ki, seyirci de oyuna, oyuncuya saygı duyamıyor.

Seyirciye saygın yoksa seyircinin niye oyuna ya da oyuncuya saygısı olsun? Bir de o kadar zorla giden seyirci grubu da var ki oyunlara. Yani eşi zorlamış, arkadaşı zorlamış da gelmiş ve inanır mısın onların enerjisi sahneye geçiyor biz oynarken. Sahnedeki enerjiyi birlikte oluşturuyoruz. Senin o negatif enerjin sahneye geçiyor ister istemez. Ve ister istemez oyun daha böyle tatsız, daha böyle zevksiz oluyor. Diğer seyircileri de etkiliyor. O yüzden bu Gırgıriye'de olan olaydaki mevzu organizatördü. Biz Erdal'da hiç organizatörle çalışmadık. Bir kere kesinlikle prodüksiyonlu oyunda eğer ünlü yoksa almak istemiyorlar. Çünkü neden? Para kazanamıyorlar. Ünlü olduğu zaman, mesela diyelim ki Erdal var bizde. Sadece Erdal'ı almak istiyorlar. Oradan daha fazla para kazanacakları için. Erdal'ın olduğu kalabalık olan yine prodüksiyon yaptığımız oyunlara yanaşmıyorlar. Çünkü Erdal da diyor ki “Kardeşim bu bir emek. Bakın bu kadar para harcanmış. Ben oyuncularıma şu parayı vermek zorundayım. Alıyorsan buna göre alacaksın.” Buna da yanaşmadıkları için biz kendi yağımızda yapabiliyorsak, turne bazında kendimiz karşılayalım dedik. Kendimiz satalım. Alabiliyorsak alalım. Alamıyorsak da insanlar buyursunlar gelsinler Ankara'daki tiyatromuzda bizi İzlesinler. Yapacak bir şey yok. Çünkü bu artık o noktaya kadar ilerledi ve tamamen tiyatro adabını, kültürünü, yapımcılar, organizatörler bozdular. O yüzden bir bakıma da iyi de oldu o kadının çıkışması aslında. Müjdat Bey çok doğru, çok açık, çok net bir konuşma yaptı. “Ne yapıyorsunuz siz kardeşim? Tiyatroya böyle bir konuşma yakışıyor mu? Çıkışta söyleseydiniz.” demedi. Kabullendi ve gerçekten hak verdi böyle böyle diye. Sağ olsun. O adam o kadar emek vermiş. Yani Perran Kutman denilen muazzam sanatçı ta Amerikalılardan bu oyun için gelmiş. Bu bir klasik. Yıllarca Türk tiyatrosunda oynanmış bir klasik. Niçin heba olsun? O yüzden orada da çok onurlu bir davranış sergiledi gerçekten. Ha kadının yaptığı doğru mu yanlış mı tartışılır. Şimdi yapımcılar da korkarlar belki biraz. 

Siz bu seyircinin göremediği koltuklar konusunda nasıl bir yol izliyorsunuz?

Biz şöyle de bir şey yapıyoruz Erdal'la. Diyelim ki bir yere turneye gittik. Sahnede dekor kurduğumuzda Erdal bir başa oturur, ben bir başa otururum. Ne engel oluyor? Eğer mesela oradaki dört koltuk göremiyorsa onları satmayız. Oradaki koltuklar satıldıysa bunu lütfen söyleyin deriz. Buradan görüş olmadığını biz bilmiyorduk. Lütfen şuralara alın deriz. Mesela misafir koltuğumuz varsa buralara geçiririz. O sahneyi evvelden biliyorsak mesela direkt şuradan itibaren satılmasın deriz. Ve kendimiz yaptığımız için, saygı duyduğumuz için bunlar önemli. Bizde her şey zaten kutsal. Yani ışığını görecek, her şey kesintisiz olacak, uygun olacak, düzgün olacak, zamanında olacak. Karşılıklı saygı. 

Oyuna geri dönersek, canlandırdığınız karakter Alex'e kızdığınız anlar var mı? 

Yok, çünkü ben herkesi olduğu gibi kabul eden bir insanım. Yani o da öyle biri. Öyle bir mukayeseye girersem o zaman benim karakterim girer devreye.Benim karakterimden ayrışması için her zaman oyun kişisini kendi içinde olduğu gibi kabul etmek doğru olan. Yolda zaten bazı şeyleri “ben bunu söylersem nasıl söylerdim” ya da “ben bunu yaparsam nasıl yapardım” diyorsun. Tabii ki kızabilirsiniz. Öyle bazı karakterler oluyor ki tamamen sizin zıttınız. Elbet ki yani “ben hayatta bunu yapmam” dediğiniz şeyler oluyor. Ama olduğu gibi kabul etmekte fayda var. 

Oyunda insan bir noktada kendi kendini de sorguluyor. Bu ilişkide ben ne yapardım diyor… Sizin için bir ilişkiyi en geri dönülmez şekilde yıkan ne olur?

Yalan. Ama yalan nedir? Pembe yalanlardan bahsetmiyorum tabii ki. Bunu hepimiz gün içinde de yapıyoruz. Mesela eve geç kalmışsın, annen kızacak pembe bir yalan kıvırıveriyorsun hayat güzelleşiyor. Bunlardan değil, gerçekten ağır yalanlardan bahsediyorum. Aldatma olarak da değil, kendi kimliğine dair yalanlardan bahsediyorum. Kendi kimliğini saklamak da bir yalan. Karşındakine uyum sağlıyor gibi görünmek, kendi kimliğini ortaya çıkarmadan, ilişki oturana kadar kendini göstermemek de bir yalan. Ha bazen insan öyle olmak istemez mi hani gösterdiği gibi olmaya çalışmaktan öte, öyle olmak istemez mi karşısındaki insan için? İster ama yapamazsın ki. Bir yerde fire verirsin. Yani geç anlamak daha tehlikeli değil mi? Geç karşılaşmak, artık kendini adadığından emin olduğun birinin farklı olduğunu görmek daha tehlikeli bence. O yüzden yalandan korkarım. Zor da olsa kabullenmesi ben çocuklarıma da hep bunu söylerim. Ne yaparsanız yapın severim sizi. Ne olursa olsun ama önce biz bilelim. Yalan olmasın dolan olmasın. Hata hep olur hayatta. Bu hatayla sadece sen başa çıkma. Ben bileyim ki beraber yüklenebilelim ya da yardımım dokunabilir. İhanetler, şunlar, bunlar onlar hep bende sonradan gelen şeyler. Bir de ihanet neye göre? Mesela bir kadını beğenirsin ya da bir adamı da beğenirsin. Güzel güzel flört edersin. Kimine göre o da ihanet. Ama hayatın gerçeği. Yani buna ihanet demek Haksızlık olur. Hayatta flört hep var. Şimdi biz de sizinle flörtleşiyoruz. Nihayetinde flört benim baktığımda bir ilişki biçimi, bir hoşluk, seviyesi önemli. Yani her şeyin seviyesi önemli. Bir de seviyesizliğe tahammülüm yok. Sevgide de seviye önemli, saygıda da seviye önemli. Seviyesizlik ve yalan herhalde benim için en katlanamadığım şeyler olur.

Elvin Beşikçioğlu