Çocukluğun Renkleriyle Kurulmuş Bir Tuzak
Sterling’in resimlerine ilk bakışta kapılmamak neredeyse imkânsız. Parlak renkler, meyveler, jöleler, dondurmalar, pasta dilimleri… Sanatçının işleri ile ilk kez tanıştığım Dirimart Pera’nın sarıya boyanmış duvarlarıyla birleşen bu dünya, pahalı bir doğum günü partisine davet ediyordu bizi. Sterling, bu davetkârlığı kullanmasını çok iyi biliyor. İzleyiciyi yakalayan, renklerden ziyade bu renklerin nasıl çalıştığı.
Çok geçmeden aklıma Grimm Kardeşler’in Hansel ve Gretel masalı geldi. Şekerden yapılmış ev ilk bakışta güvenli, davetkâr ve masum görünür. Tehlike, bu cazibenin içine yerleşmiştir. Sterling’in resimlerinde de benzer bir mekanizma işliyor. İzleyiciyi önce eğlenceli görünen bir dünyanın içine davet ediyor, ardından bu ışıltının hangi tarihsel, kültürel ve toplumsal kodlarla üretildiğini sorgulatmaya başlıyor.
Olivia Sterling’in resimlerini güçlü yapan tam da bu. Tuvalde gördüğümüz pastalar, meyveler ya da jöleler hiçbir zaman yalnızca kendileri değiller. Onlar, sanatçının ırkı, temsili, tüketim kültürünü ve görünmez hâle gelmiş iktidar ilişkilerini tartışmaya açtığı görsel bir dilin parçaları. Tatlı görünen yüzey, daha ilk bölümden itibaren çok daha sert bir dünyanın üzerini örten ince bir katmana dönüşüyor.

Olivia Sterling
İngiliz ressam Olivia Sterling (1996), çağdaş resimde adından söz ettiren genç bir sanatçı. Güzel sanatlar eğitimi ardından üretimini Londra’da sürdüren Sterling’in resimleri, ilk bakışta renkli bir dünyanın kapısını aralasa da sanatçının kurduğu bu dünya ne çocukluğa duyulan nostaljiden ne de yalnızca estetik bir oyun arayışından besleniyor. Tam tersine, en tanıdık imgelerin içine yerleşmiş toplumsal eşitsizlikleri görünür kılmaya çalışıyor.
Sterling biliyor ki bazen en sert eleştiriler; en parlak renklerin, en eğlenceli kompozisyonların ve en masum görünen görüntülerin arasından kendini gösterir. Bu yüzden sanatçının işleriyle karşılaşan biri önce resimlerin canlılığına yaklaşıyor. Ardından o canlılığın ardındaki rahatsız edici soruları fark etmeye başlıyor. Sanırım Sterling’in en ikonik kararı burada kendini göstermeye başlıyor: Kendisi, bizi istediği şekil ve derecede rahatsız edebilmek için önce bir rahatlatma alanı açıyor.
Bu yaklaşımın rastlantı olmadığını düşünüyorum. Sterling’in üretim pratiği, gündelik hayatın içinde fark edilmeden normalleşen davranışlara odaklanıyor. Irkçılık, dışlama ya da beden politikaları onun resimlerinde büyük dramatik sahnelerle değil; bir doğum günü pastasının üzerinde, bir jölenin sallanışında ya da çocukluğumuzdan tanıdık masum bir renk kodunda karşımıza çıkıyor. Belki de bu yüzden resimleri yalnızca bakılan değil, üzerine tekrar tekrar düşünülen işler hâline geliyor.

Beden Komedisi
Sterling’in sabit olmayı reddeden resimleri, sanatçının kendi sözleriyle “bedenin komedisini” ortaya çıkarıyor. Figürler ve nesneler sürekli hareket hâlinde. Taşkın, kırılgan ve kontrol edilemeyen bedenler; jölelerle, meyvelerle ve tatlılarla aynı görsel evrende buluşuyor.
Sanatçının komediye yaklaşımı da burada belirginleşiyor. Sterling’e göre komedi yalnızca güldüren bir anlatım biçimi değil, gündelik hayatta normal kabul ettiğimiz şeylerin aslında ne kadar tuhaf olabileceğini görünür kılan bir yöntem. Resimlerindeki hareket, taşkınlık ve abartı da tam olarak bu yüzden önem kazanıyor. İzleyiciyi önce gülümsetiyor, ardından bu “normal” kabul edilen görüntülere yeniden bakmaya davet ediyor.
Bu yaklaşım yalnızca mizah üretmiyor. Aynı zamanda bedenlere, güzellik normlarına ve toplumsal beklentilere dair isyan bayrağını çekmiş oluyor. Jölenin sürekli biçim değiştiren dinamik yapısı gibi Sterling’in figürleri de kesin tanımlara ve etiketlere direniyor. Taşan, sarkan, sallanan ve kontrol altına alınamayan bedenler, tam da bu hâlleriyle görünür oluyor. Sterling, bedeni düzeltmeye ya da estetikleştirmeye çalışmak yerine onun değişkenliğini, kırılganlığını ve canlılığını kabul ediyor. Bu sayede resimleri, bedenlere bakma biçimimizi yeniden düşündürüyor.
Tenin Hangi Renk Olduğu
Olivia Sterling’in resim pratiğinin en çarpıcı taraflarından biri, ilk bakışta fark edilmesi zor olan küçük detaylarda saklı. Tuvallerinde yer alan harfler, çocukluğumuzun “harfe göre boya” kitaplarını hatırlatıyor. Hangi alanın hangi renkle boyanacağını belirleyen bu işaretler, Sterling’in elinde politik bir dile dönüşüyor. P harfi pembe (pink), B harfi ise kahverengi (brown). Bu basit sistem, izleyiciyi uzun zamandır sorulması gerektiği hâlde çoğu zaman atlanan bir soruyla karşı karşıya bırakıyor: Batı sanat eğitiminde ve sanat tarihinde flesh tone, yani “ten rengi”, neden çoğunlukla pembe ve benzeri açık tonları akla getiriyor?
Sterling’in edindiği vizyon bu kabulleri doğrudan yıkmaya çalışmak değil; onları görünür kılmak. Çünkü bir rengin evrensel “ten rengi” olarak kabul edilmesi, masum bir estetik tercih olmanın ötesinde, belirli bedenlerin norm kabul edilmesinin de bir sonucu. Sanatçı tam da bu görünmezleşmiş normun üzerine gidiyor.
Resimlerde karşımıza çıkan cover (“örtü/örtmek”) ifadesi de bu noktada dikkat çekici. İlk bakışta pasta kekini kaplayan şeker hamuruna yönelen teknik bir talimat gibi duruyor. Ancak Sterling’in görsel dili içinde bu kelime ikinci bir anlam daha kazanıyor. Tarih boyunca üzeri örtülen, görünmez ilan edilen ve susturulan kimlikler. Böylece basit bir yönlendirme, temsil meselesi üzerine düşünmeye davet eden politik bir simgeye dönüşüyor. Sterling’in resimlerinde renk, hiçbir zaman yalnızca renk değil. Her ton ve her ayrıntı, temsil ve görünürlük üzerine kurduğu daha büyük bir düşünsel yapının parçası hâline geliyor.

Bir İmparatorluğun Kutlama Menüsü
Olivia Sterling’in resimlerinde sık sık karşımıza çıkan Victoria keki, ilk bakışta sıradan bir İngiliz geleneği unsuru gibi görünüyor. Ancak sanatçının ilgisini çeken şey, bu tanıdık görüntünün ardında saklanan tarih. Sterling, gündelik hayatta neredeyse hiç sorgulamadan benimsediğimiz nesnelerin taşıdığı politik ve ekonomik hafızayı görünür kılmaya çalışıyor. Victoria keki denildiğinde akla İngiliz beş çayı kültürü geliyor. Oysa pastanın içindeki malzemeler farklı coğrafyalardan ulaşıyor çay saatine: şeker Karayipler’den, çay Hindistan’dan, beyaz un ise sömürge ile bağlantılı ürünlerden. Masum görünen pasta, bir anda imparatorluk tarihinin küçük ama çarpıcı bir özetine dönüşüveriyor. Sterling’in üretim pratiğinde meyveler, pastalar ya da tatlılar; sömürgecilik, emek, tüketim ve tarih arasındaki ilişkileri görünür kılan araçlara dönüşüyor. Tam da bu yüzden sanatçının resimlerine baktığımızda, iştah açıcı görünen imgelerin altında o rahatsız edici geçmişle karşılaşıyoruz.
Sanatçının en güçlü taraflarından biri bu noktada ortaya çıkıyor. Olivia Sterling, tarihsel şiddeti doğrudan resmetmiyor. Bunun yerine gündelik hayatın içine çoktan yerleşmiş, artık sorgulamadığımız nesneler üzerinden görünür kılıyor onu. Böylece izleyici yalnızca pastaya değil, o pastanın ardındaki sosyal, ekonomik ve politik ilişkilere de bakabilmeye başlıyor. Gündelik olanın ne kadar politik olabileceğini, en tanıdık nesneler üzerinden hatırlatıyor.

Görünmeyen Kimlikler ve Göz Önünden Gitmeyen Kalıplar
Olivia Sterling’in resimlerinde dikkat çeken unsurlardan biri de eksiklik hissi. İnsan figürlerinin uzuvlarını görüyoruz ama bütünsel anlamda yoklar; gövdeleri var ama başları sanki tuvalin kadrajının dışında kalmış. Bu “yarımlık” duygusu, sanatçının görsel dilinin bilinçli bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.
Bu nedenle resimlerdeki eksik bedenler yalnızca estetik bir tercih değil. Sanatçının şu soruları yeniden sordurma biçimi: Bu hikâyede kimler merkezde ışıldıyor? Kimler kenarda köşede tozlanmaya bırakılıyor? Kimlerin sesi daha çok duyuluyor, kimler yalnızca varlıkları hissedildiği hâlde görmezden geliniyor?
Sterling kesin cevaplar vermiyor. Ama izleyiciyi, yıllardır bakıp da görmediği temsil biçimlerini yeniden fark etmeye davet ediyor. Belki de sanatçının en önemli başarısı burada yatıyor: Görünmezliği görünür kılmaya çalışırken bunu yalnızca anlatarak değil, resimlerinin biçimiyle de hissettirebilmesi.

“Bakın, Burada Böyle Bir Şey Vardı.”
Olivia Sterling’in resim pratiği, görünürde rengârenk ve eğlenceli görünen bir dünyanın içinde varlığına alışıp görmeyi bıraktığımız tarihi, güç ilişkilerini, sınırları ve kalıpları yeniden görünür kılıyor. Pastalar, meyveler ve jöleler bütün ihtişamları ve estetik çekicilikleriyle arzunun nasıl üretildiğine, farklı bedenlerin nasıl temsil edildiğine ve görünürlük ile görünmezlik arasındaki ilişkiye dair derin sorular soruyor.
Bu yüzden Sterling’in resimlerine baktığımda bana, onun bana fısıldadığını duyuyorum: “Bakın, burada böyle bir şey vardı. Yok gibi davranıyoruz. Ama o hâlâ orada, varlığını sürdürüyor.” Çünkü sanatçı geçmişte yaşanmış olanı yalnızca hatırlatmıyor; bugün hâlâ bizimle yaşamaya devam ettiğini de gösteriyor. Görmezden gelmeye alıştığımız köklü ilişkileri yeniden görünür kılıyor.

Ya Hansel Ya Gretel Olmaya Mahkûm
Tatlılar, canlı renkler bizi Hansel veya Gretel olmaya itiyor. Karşı koyamıyoruz, her şey o kadar kusursuz ve muhteşem görünüyor ki!
Şeker ev, masaldaki gibi dışarıda duran bir yapı değil bu defa elbette; içinde yaşadığımız, yaşamaya alıştığımız düzen. Ayrımcı, sınıflandırıcı, insanları bedenleri, ten renkleri, kimlikleri ve toplumsal konumları üzerinden değerlendiren bir gerçeklik. Ancak bütün bu sertlik kendisini parlak, keyifli, tatlı gösterebilmesi ile sağlanıyor. Söz konusu gerçekliğin üzeri şeker hamuruyla, kremayla, renklerle, cazibeyle, illüzyonla kaplanıyor.
Bu yüzden hepimiz Hansel veya Gretel’iz. Bize sunulan arzuların, normların, güzellik anlayışlarının içine doğuyoruz. Onları seçmeden öğrenip ezberliyor, sorgulamadan benimsiyoruz. Bu yüzden Sterling’in fırçalarından çıkan bu pastalara, dondurmalara, jölelere ve canlı renklere ilk görüşte tutulmamız anlamlı geliyor bana. Çünkü Sterling’in kurduğu dünya, yaşadığımız dünyanın küçük bir simülasyonu gibi çalışıyor. Önce bizi kendine çekiyor, hoşumuza gidiyor hatta hayranlık uyandırıyor. Sonra da alıştığımız bu dünyanın neden hoşumuza gittiğini düşünmeye zorluyor.
Belki de Sterling’in sorduğu en önemli soru tam olarak burada ortaya çıkıyor: Şeker eve gerçekten biz mi kandık, yoksa şeker eve kanmamız için koşullar zaten çoktan hazır edilmiş miydi?

%20(3).jpg)
