YAZILI PODCAST - EPISODE: 3
KONUKLAR: Aslı İnandık & Kubilay Aka
KONU: Aile ilişkileri
Sahnede tam anlamı ile bir "dysfunctional family". Bir garson, bir sağlık görevlisi ve masanın başına ilişmiş bir sevgili. Fora böyle bir ortam sunuyor izleyiciye.
Bir tarafta oyunculuğuna, ötesinde duruşuna, fikirlerini ve hayata bakışını yansıtma tarzına çok büyük hayran olduğum bir oyuncu Kubilay Aka, diğer tarafta gördüğüm anda enerjimi yükselten, yaptığı her işe kendini katan çok yetenekli Aslı İnandık. Bu ikili abla-kardeş rolüyle bir araya gelince neler olmaz ki? İşte fazla çok şey oluyor… Bir aile masasında Şenay Gürler’in tüm güzelliği ile kontrolcü bir anneyi, Şerif Erol’un tüm yeteneği ile muhtemelen demans başlangıcındaki babayı canlandırdığı, Şükran Ovalı’nın sevgilisinden yaşça büyük, ekonomik olarak düşük bir kız arkadaşı canlandırdığı ve Eray Karadeniz’in 2 farklı rolle sahneyi değiştirdiği bir oyun bu. Herkes birbiri ile farklı çatışmalar içinde ve herkesin alnından terler akıyor… O ilişki gerilimlerini bilmeyen var mı aranızda? İşte Hikmet Hükümenoğlu’nun kaleme aldığı, Mert Öner’in yönettiği ve Luz Creative yapımı olan Fora, hepimizin yaşadığı ya da duyduğu, gördüğü yemek masalarını sahneye taşıyor. Hal böyle olunca en derin aile travmalarımızı sohbet masasına yatırdık birlikte.
Fora oyununu izlediğimde ikinizin uyumuna bayıldım. Siz oyunun metnini ilk okuduğunuzda ne düşünmüştünüz?
Aslı İnandık: Nisan (Ceren Özerten) aradı. “Sana bir oyun göndereceğim” dedi. Bir hafta içinde okudum ve metni çok sevdim. Hikmet'in romanlarını da biliyordum ve seviyordum zaten. Takip ettiğim bir yazardı. Yani oyun çok tatlı bir kez. O yüzleşmenin böyle bir masa etrafında olup bitmesi -ama aslında bitmemesi- ve hiçbir şeyin çözümlenmeden her şeyin o masada yarım kalan yemekler gibi kalması çok hoşuma gitti. Hem de eğlendirdi okurken. Biraz da istiyordum açıkçası Hamiyet sonrası başka bir oyun. Hamiyet travmatik bir şekilde bitti ve tiyatroyu öyle bir yerde bırakmak istemedim Üstüne isimler netleşmeye başladıkça da isimler ve Nisan'la yeniden çalışacak olmak çok heyecanlandırdı. Mert de çalışmayı istediğim bir yönetmendi… Hepsi bir araya geldi.
Kubilay Aka: Benim de aslında sürecim benzer şekilde işledi. Hücreler oyununda 20 - 25 dakika kadar sahnede kalıyordum. Başından sonuna sahnede kalacağım bir hikaye beni daha da mutlu edecekti sahne açısından. Çünkü ben de ufak ufak öğreniyorum sahnede olmayı, sahne tozu yutmayı. O yüzden seve seve kabul ettim. Hikayedeki çıkmaz da benim hoşuma gidiyor. Biz hala bu hikayenin sonunda bu aile arasındaki her şeyi halletti mi halletmedi mi bilmiyoruz, çoğu ailede olduğu gibi. Hepimize dokunan bir şeyler var içinde. O da beni çok mutlu etti. Okurken de oynarken de mutlu oluyorum böyle şeylerden.
Bir ailede sorunların halledilebileceğine inanıyor musunuz?
K.A.: Bir arkadaşınla problemini halledebiliyorsun ama aileyle olan problemler öyle değil. Onlarla büyüdüğün için ister istemez sen böyle birisin. Ve onlar da öyle insanlar. Yani anneni babanı değiştirecek halin yok bu yaşından sonra...
A.İ.: Kendini değiştirebilirsin, kendini büyütebilirsin, kendini biraz iyileştirebilirsin.
K.A.: O da işte yani problemi çözmek olmuyor, problemi idare etmeyi öğreniyorsun bir şekilde.
A.İ.: Sen daha az etkilenmeyi öğreniyorsun.
K.A.: Ailedeki problemlerin çözülebileceğini düşünmüyorum. Oyundaki çıkmaz durumu hoşuma gidiyor. Oyundaki çiftimiz de problemi çözemiyor. Tekerrür ediyor, bir daha başa dönecek, bir daha başa dönecek, bir daha başa dönecek gibi…
KUBİLAY: “BİZ AİLEMİZLE HER ŞEYİ RAHAT KONUŞAMIYORDUK”

Oyunun çıkışında seyircilerin arasında dolaştım, 18-20 yaşlarında erkeklerin olduğu bir grup çok heyecanlıydı. “Abi çok gerçek” diyorlardi. O çok hoşuma gitti. Sinema yine biraz daha gerçek hissi veriyor ama dizide o iletişimi kurmak zor. Tiyatrodaki o izleyiciyle bire bir aynı duyguyu o anda yaşama hissi sizin için nasıl bir deneyim?
A.İ.: Ya aile o kadar karmaşık bir şey ki Kubilay'ın da söylediği gibi… Bir süredir zaten benim üstüne çok düşündüğüm, terapide defalarca kez masaya yatırdığım, annemle yüzleştiğim, yüzleşmelere doyamadığım, babamı bir daha alıp bir daha onunla yüzleştiğim bir konu... Böyle bir süreç ve 36 yaşındayım hala annemle babamla kavgam bitmedi. Sevdam da bitmedi. Ama bir çoğumuz için de öyle. Aslında 18 yaşındaki çocuğun heyecanı da oradan geliyor. Yani onun muhtemelen daha yeni bunları sorgulamaya başladığı dönem. Bizim ergenliğimizde bu kadar böyle terapide bunları konuşmak, işte çocukluğuna inmek, anneyi babayı irdelemek, büyüme şartlarını irdelemek filan yoktu. Ya da bilmiyorum bana denk gelmedi en azından… Yani terapiyle büyümedim, keşke büyüseydim. Ancak biz şimdi böyle biraz geç ergenlik yaşıyoruz. Hatta neredeyse orta yaş bunalımına dönüyor çoğumuz için bu. Ama şimdiki nesil çok daha bilinçli. Sosyal medyada okuyorlar, kitaplarda okuyorlar, zaten her yerde duyuyorlar. Psikologlara gidiyorlar, pedagoglara gidiyorlar. Yani daha bununla iç içeler, daha yüzleşerek büyüyorlar.
K.A.: Bir de şimdiki nesil annesiyle babasıyla istediğini konuşabiliyor. Ben özellikle babamla bir şey konuşana kadar “acaba doğru mu, saygısızlık etmeyeyim” diye düşünürken, kendi içimde zaten kayboluyordum. Böyle her şeyi lak lak konuşamıyorduk.
A.İ.: Bizde daha “ayıp olacak” ve “aman karşı tarafı üzmeyeyim”, “aman yan komşuyu kızdırmayayım”, “ben kendi içime alırım, ben çekerim onun acısını” gibi bir anlayış varken şimdiki neslin benlik duyguları daha gelişmiş durumda. Daha kişisel gelişime önem veriyorlar. Aileler de keza öyle. İyi de bir şey bu. Genç izleyicinin heyecanı oradan geliyor. Tabii bizim için de oynarken aynı duygular var. Ben mesela Şenay’la anne-kız sahnemde ya da babamı yakın zamanda kaybettim, baba-kız sahnemde her seferinde aynı şekilde gözlerim doluyor.
K.A.: İlk oyunu oynadık, ikinci oyunu oynayacağız. Kulise gittim dedim ki “Ben yeni anladım Şerif abi ne oynadığımızı”... Çünkü akşama kadar gittim sorgulamaya başladım. Dedim ki, ya ben bunları yapıyor muyum acaba? Ben bunları eksik mi yapıyorum? Ya fazla yaptığım şeyler var mı? O alma - verme dengesi kafamda en sorguladığım şey oldu. Şimdi bizim ailemizde mesela gerçekten annem biraz bencidir, babam da birazcık kardeşimcidir. Tam o erkek çocuğuyla, annenin, kız çocuğuyla babanın anlaşma durumu bizim ailemizde net bir şekilde var. Ve mesela kız kardeşim izledi, Aslı’nın “A benden nefret ediyor ya” repliğinde, orada kötü olmuş hakikaten. Ona dokunmuş orası. Baktığında benim kız kardeşim 2002'li ve bu oyunda gerçekten parçalar bulabilmiş. “Aslında hangimiz ailemizle problemimizi çözebiliyoruz” kısmına geliyor yine… Çözemiyoruz, bu böyle bir gerçek. İnsanlar oyuna gelse ve hiçbir şey bulamasa ve gerçek bir şeye dokunmuyor olsak üzülürdüm açıkçası sahnede. O yüzden mutluyum ya galiba şu an. Yani Fora'dan çok mutluyum.
ASLI: “TİYATRODA HERKES ÖĞRENCİ, HERKES ÖĞRETMEN”

Şerif Bey'den bahsetmişken, daha önce tiyatroyu çok fazla deneyimlememiş oyuncular için, tiyatro gerçek bir oyunculuk okulu oluyor, sanki. Şerif Bey'le belki dizide ya da sinemada bir araya gelmiş olabilirsiniz ama aynı şekilde bir iletişim olmuyor ve ama tiyatroda sen onun ekolünü öğrenmiş oluyorsun bir şekilde…
K.A.: Sahne biraz da birbirine sırtını yaslama yeri. Şerif Abi’ye sırtımı yaslarken ben çok güvende hissediyorum. Üzmeden, dökmeden, çok güzel söylüyor her şeyi. Neyi söyleyeceğini de çok iyi biliyor. Nasıl söyleyeceğini de çok iyi biliyor. Ve gerçekten çok rahat ediyoruz Şerif Abi’yle. Şenay'la da çok iyi bir usta sahnede.
A.İ. Ben geç giriyorum birazcık oyuna, Şerif Abi’yi izliyorum arkadayken. Boşu yok. Bir an kafası dağılır insanın... Laf onda değildir, uzun süre konuşmayacaktır, dağılır insan... Yok, o kadar bütün benliğiyle orada ki, inanılmaz! Hakikaten Şenay'dan da Şerif'ten de çok fazla şey öğreniyoruz. Birlikte çalıştığımız herkesten öğreniyoruz bu arada. Yaş, deneyim elbette çok önemli ama yeri geliyor ben Kubilay'la oynarken de aslında o kadar tecrübemiz olmamasına da rağmen birbirimizden de çok fazla şey öğrenebiliyoruz. Sahne, galiba öyle bir şey. Dizilerde o kadar fazla vaktimiz olmuyor bir şeyleri kurcalamaya, bir şeylerin içini deşmeye. Eminim hepimizin başımıza gelmiştir, bir sene biriyle dizi yaparsın ama bu kadar yakın olmazsın. Burada başka bir güven oluşuyor. Hatta mesela bir sahnemiz var, Kubilay beni tutuyor, “Sert tutsana” dedim geçen gün. “Bir şey olacak diye çekiniyorsun, sert tut.” Benim ona hissettiğim şey o, güveniyorum. Artık bir oyuncu arkadaşım gibi bakmıyorum da gerçekten kardeş oluyorsun. Şerif'e dokunurken, sarılırken gerçekten baba kız gibi hissediyorum. Öyle hissetmeyi de gerektiriyor, bence sahnenin öyle bir büyüsü de var. Aramızda bir sözleşme imzalamadan kardeşlik gelişiyor. Bence bu çok kıymetli tiyatroda.
K.A.: Bir de sette daha bireysel olduğun bir alan var. Bir kamera çalışıyor, yakınına giriyor ve sen o yakınında kendi oyununu önemseyerek oynuyorsun ama tiyatroda takımsın. Herkes birbirine bir şekilde dokunuyor ve ilişkiler çok eşit.
A.İ.: Tiyatroda herkes öğrenci, herkes öğretmen, herkes birbirine bir şey öğretiyor, herkes birbirinden bir şey alıyor ve açık iletişim var.
Hiç düşünmediğim bir şeydi bu, setlerde gerçekten dışarıdan bakınca da o hiyerarşi çok rahatsız edici bir his ama tiyatrodaki eşitlik ayrımını düşünmemiştim…
A.İ.: İnsanlar kendilerine de o değeri biçiyor setlerde. Tabii ki onunla da ilgisi var. Ama dediğim gibi tiyatroda herkes ve her şey çok eşit. Ne kadar lafın olduğundan bağımsız, kaç sayfa konuştuğundan, ne kadar göründüğünden bağımsız, herkesi eşitleyen bir yer sahne.
Aslı sen oyunun neredeyse ortalarına yakın bir yerde giriyorsun. O bekleme süreci senin için nasıl geçiyor?
A.İ.: Telefonu falan bırakıp kendimle oluyorum, meditatif biraz. Hamiyet'te çok sık yaptığım bir şeydi. Orada daha da zor duygularla oynadığım için böyle kendimce bir yöntem buldum, sahneye hazırlanma yöntemi. Oyunu da çok dinliyorum. Bazen oyun düşük başladığında, “Tamam çıkayım ben şimdi. Birazcık yükselteyim. Biraz böyle yüksek bir enerjiyle girersem onlar da tekrar tempoya girer” diyorum ya da tam tersi çok yükseklerse “Oh iyi tamam ben de şimdi bu tempoyla gireceğim işte” diyorum kendimce.
K.A.: Arkada sahneyi dinlemeniz çok kıymetli oluyor. Şerif abiler de bir ara çıkıyor, onlar da dinliyor. Biz içinde olduğumuz anlarda bazen kaçırıyoruz bazı şeyleri. Gelip diyorlar ki mesela, “Bak biz arkadan izledik, şu şu… Birazcık şöyle oynasanız daha iyi olur” gibi yorumlar iyi oluyor. Aslı da yapıyor bunu, Şerif abi de. Henüz oturan bir oyun olduğu için yararlı oluyor bize çok.
KUBİLAY: “OYUNDAKİ İKİLİ BİRBİRİYLE ANLAŞMAYI ÇOK ÖZLÜYOR”

Evet, oyunu tekrar izlediğimden muhtemelen bambaşka hissederek çıkacağım, daha da gelişmiş olacak oyununuz. Ben dört kardeşin en büyüğüyüm. Geçen gün bir yazı okudum da çok hoşuma gitti. Şöyle diyordu; “Annen baban bir noktada senden ayrılıyor. Sevgilin, eşin, çocuğun hayatının başka bir noktasına geliyor. Ama kardeş her zaman orada.” Yine de tüm kardeşlerimle aynı bağımın olduğunu söyleyemem. Bu yüzden iki kardeşin birbiriyle çatışması benim için tetikleyiciydi oyunda. Siz o çatışmayı nasıl çıkardınız ortaya?
K.A.: Benimle kız kardeşimin arasında 8 yaş var. Büyüdükten sonra oturup dertleşmemiz daha başka oldu ve şöyle bir şey olduğunu fark ettim hayatta: Sadece kan bağı olmasından değil, beraber büyüdüğümüz için herkes gitse de biz hep onunla olacağız. Dediğin gibi işte… Anne baba bir yerden sonra -Allah gecinden versin- ama gidiyor. Dostların, sevdiklerin her an gidebilirler. Kötü bir şey yapsan da düşsen de kalksan da kardeşin hep yanında oluyor. Kardeşimle bunu karşılıklı bildiğimiz için aramız çok iyidir. Aslı’yla bizim oynadığımız abla kardeş durumunda da bu ikili birbirinden nefret etmiyor; bu ikili, birbiriyle iyi anlaşmayı çok özlüyor bence. Bu anne babayla, özellikle bu ailede. Geçip de “ya annem de böyle, gel biz seninle bari birlik olalım” demeyi isterler.
A.İ.: Aslında hem suç ortağıdır iki kardeş hem de en büyük sırdaştır da. Özellikle zor ailelerde büyümüş kardeşlerden bahsediyorum. Bir sır varsa, yani küçücük ya da büyük sır fark etmez, sırdaş oluyorsun ve beraber bu hayatla baş etmeyi öğreniyorsun. Ya da onlarla geçinmenin, onlarla ilişkiyi tekrar yapılandırmanın bir yolunu bulmak durumunda kalıyorsun. Şu da çok acayip, anne baba aynı anne baba olmuyor iki kardeşte. Mesela 8 yaş var diyorsun senin kardeşinle aranda, 8 senede hepimiz ne kadar değişiyoruz, annen baban da değişmiştir. Benim de ablam var, ablamda yaptıkları hataları bende daha az yapmaya başlıyorlar. Hiçbir zaman bir tatmin duygusu olmuyor çünkü aile çok zorlayıcı bir şey olabiliyor bazen. Böyle bir yapıyı ayakta tutmaya ve barışmaya, sarılmaya, sevmeye, yeri gelince düzeltmeye çalıştığın bir şey oluyor. Bu kardeş ilişkisini ben çok düşünüyorum. Biraz roller de değişiyor. O abla anne olabiliyor bazen, bazen kardeş çocuk olabiliyor. Çok değişiyor aile içinde roller. Belki de bu konuların üstüne çok düşünmek oyunda işimize yaradı diyebilirim.
Bu arada Kubilay’a sipariş verilen yemek hala gelmedi…
K.A.: Son röportajım.
A.İ.: Kubilay'ı kaybedeceğiz birazdan.
Ben epey ünlü bir gazeteciye dönüşürüm, son röportajını yaparak.
A.İ.: Ben de ünlü bir oyuncuya dönüşürüm. Ay ne olur.
K.A. Cenazelerde falan en çok sen ağlarsın Aslı. Harika, harika. Bunları bilmek beni çok mutlu ediyor. En azından arkamdan bir şeyler düzelir.
-Burada bolca kahkaha ve atışma giriyor, rabarba yazarak devam ediyoruz-
ASLI : “BEN ŞİMDİ KENDİMİ KİME ONAYLATACAĞIM?”

Anne-kız ilişkisi baba-oğul ilişkisine döneceğim. Siz bu oyunu oynarken ya da hazırlanırken, o çatışmalar içerisinde kendinizle ilgili zorlandığınız bir nokta oldu mu?
A.İ.: Ben babamı kaybettikten sonra uzun süre şunu oturtamadım kafamda: Ben şimdi kendimi kime onaylatacağım? Ben şu anda bu başarıları kimin için yapıyorum, ben şu anda bunları niye yazıyorum ki? Yani “beni orada okuyup onaylayacak biri kalmadı” gibi bir yere düştüm. Çok uzun bir süre bununla savaştım. Çünkü annemle hiçbir zaman öyle bir ilişkimiz olmadı. Babam benim işlerimle çok ilgilenirdi, yazım hatalarımı düzeltirdi, oyunlarıma gelirdi, en önden izlerdi, hep gurur duyardı. Şerif abiyle çalışırken, çok yerde gözüm dolup, çok yerde gidiyorum... Annemle sınırlı bir ilişkim vardı ama yıllar geçtikçe o ilişki türü de yolunu buldu. Onu anladığım, ona hak verdiğim, onu affettiğim, onun beni affettiği bir yer geldi... Şenay'la her seferinde oynarken oralar tekrar geliyor. Daha çok prova süresince oldu bu dalgalanmalar tabii.
K.A.: Benim oyundaki anneyle babayla olan iletişimim tamamen oyun. Kendi ailemde böyle şeyler yaşamadım. Her şeyi çok rahat bir şekilde konuşabiliyordum. 20'li yaşlar geçtikten, benim ergenlik isyankarlıklarım bittikten sonra daha dingin bir düzeyde iletişim kurabildik asıl. Şikayetlerimizi de konuşabildik. Tabii ki düzelmiyor, tabii ki insanları değiştiremiyoruz ama ister istemez iletişim kurmaya başladık ve bu kurduğumuz iletişim aile içinde çok işe yaradı. Hepimiz birbirimizi farklı yönlerden anlayabiliyoruz. Aynı yönde değiliz. Annemle de evet farklı bir bağım var. Babamla da farklı bir bağım var. Aslı’nın dediği gibi ben de bütün işlerimi babamla paylaşırım... Bütün başarılarımı onunla paylaşırım ama annem biraz daha duygusal yönümü paylaşıyor.
A.İ.: Evet, benim de öyle aslında. Yani sen iyiysen, psikolojik olarak iyiysen gerisi önemli değil anne için. Ne iş yapmışsın, ne başarı kazandın, ne kadar kazandın… Hiç önemli değil. Aslında onunla da başka bir bağ kuruyorsun ve onu iyileştiriyorsun.
KUBİLAY: “BABAMLA MOTOR ÜSTÜNDE 3 SAAT KONUŞABİLİRİZ”
K.A.: Bir varlık var sadece senin iyi ve mutlu olmanla ilgileniyor. İyi misin oğlum? Mutlu musun? Keyfin yerinde mi? Huzurlu musun? Tek istediği şey bu annemin. Babam da tabii ki benim başarılı olmamı istiyor ama bir yandan onun da istediği asıl şey çok mutlu olmam, hayatımdaki huzurum. O yüzden onlar için Kubilay Aka değilim Kubi’yim ve onu önemsiyorlar. Ve açıkçası bu beni çok mutlu ediyor. Ama oyundaki anne-baba ile çok ilişkilendirebildiğim bir taraf yok çünkü oyundaki karakterim Cem'in babasıyla çok iletişimi yok. Hatta hiç iletişimi yok diyebiliriz. Mesela oyunumuzda benim en çok duygulandığım kısımlardan biri o. Seyirci bu anlarda çok gülüyor ama benim için farklı bir his. Baba birden Freud'dan bir örnek veriyor, Seneca'dan bir örnek veriyor ve aslında bu çocuk yani Cem yıllarca edebiyata, felsefeye meraklıymış, okumuş etmiş ama baba bilmiyor. “Aslında ne kadar çok şey konuşabilirdik” diyorum, hiçbir şey konuşamamamız beni çok üzüyor. Kendi babamla hiç böyle bir tarafım yok. Çoğu şeyimiz ortak. En basitinden ikimiz de motor kullanmayı çok severiz ve motor üzerine 3 saat falan konuşabiliriz. O yüzden kardeşlikte olduğu gibi tersten okuyorum bu ilişkileri oyunda.
KUBİLAY: “AİLEM, ‘BİZ SENİN NE OLDUĞUNU BİLİYORUZ OĞLUM’ DER”

Peki göz önünde olan insanlar olarak bir sürü sözün, dedikodunun hedefisiniz. Canınızı sıkan, sizi üzmek için uğraşan haberler de, sosyal medyada çirkin yorumlar da oluyor doğal olarak. Bu durumlarda ailenizin de üzüldüğünü bilmek ya da onların sizi koruyacağını hissetmek nasıl bir duygu?
A.İ.: En basitinden babam hayattayken çok takip ederdi bana gelen yorumları. O zamanlar komedi videosu da çektiğim için bir tür hedefte de oluyorsun ya… Mesela oradaki bir yoruma takılırdı. “Böyle böyle söylemiş. Yazayım mı ben şimdi ona?” Çok içselleştiriyordu. Arkamda hissetmek güzeldi. Annem o konuda çok aktif değil. Tabii ki kötü bir şey başıma gelse sonuna kadar arkamda dururlar. Ablam da durur, annem de durur onu biliyorum. Onun verdiği güven de çok güzel. Ben çok erken özgürleştim. Çok erken hem ekonomik özgürlüğüme kavuştum hem de evden çok erken uçtum. Çok erken çalışmaya başladım. Şimdi onun getirdiği bir erken yetişkinlik gibi bir şey de oluyor. Artık biraz roller de değişiyor. Benim anne onun çocuk, bazen onun anne benim çocuk olduğum durumlar oluyor. Ama önce kendimi kolluyorum. Onlar da ben mutlu olduğum sürece mutlu oluyorlar gibi bir denklem var bizim ailede.
K.A.: Benim için şöyle... Dünya yansın, ailemin durumu benim için çok önemli. Bazen elimizde olmadan da bazı haberler çıkıyor. Bazen hiç haberim yokken bir şey oluyor. Ve bunlardan açıkçası sadece aileme karşı sorumlu hissederim kendimi. Dışarıda, dediğim gibi dünya yansın, umurumda olmaz. Başlarda arayıp, “Ya kusura bakmayın ben böyle bir şeyle anılıyorum. Özür dilerim, böyle anılmak istemezdim, benim de haberim yok” gibi çeşitli özürlerim oluyordu. Babamla annem “Biz senin ne olduğunu biliyoruz, kim olduğunu ve yetiştirdiğimiz çocuğu da biliyoruz, merak etme. Biz senin arkandayız” dediler. Hep arkamdalar, hiç öyle “ama sen bunu nasıl yaparsın” demediler. Yani ne haber çıkarsa çıksın veya başıma ne gelirse gelsin hep korumacı bir taraftan bakarlar. Benim kötü hissettiğim zaman çok oldu ama onlar sağ olsun her zaman arkamdalar.
KUBİLAY: “HAFSA İLE ANNEM BENDEN DAHA İYİ ANLAŞIYORLAR”

Şahane, çok saygılar ailene. Bir de orada bir kız arkadaş durumu var. Ve... Tarihin neredeyse bütün hikayelerinde olduğu gibi anne ve kız arkadaş çatışması da oluyor oyunda. Ben başka bir oyunda bunu izlesem muhtemelen “bir kez daha bu çatışmayı getirmeyin karşımıza” derdim. Ama sizin oyunda çok tatlı bir şekilde gidiyor bu…
A.İ.: Aslında bizim oyunda en az çatışan şey gelin-kaynana-görümce. Biz bir yerden sonra ortak olmaya başlıyoruz Şükran'la. Anne de tavrını değiştiriyor... Herkes Şükran'a tutunmaya başlıyor.
K.A.: “Banujumm” bir anda “Banuş” oluyor. (Şükran Ovalı’nın canlandırdığı Banu karakterine Şenay Gürler (anne) başta “Banujum” diye hitap ediyor)
A.İ.: O yüzden de çok seviyorum oyunun önermesini. O klişeye düşmüyor.
K.A.: Bir de Hikmet'in kalemi de dramatize etmiyor, absürt komik bir yerden alıyor. Çekiyor içine oyun. Biz de bu duruma gülmeye başlıyoruz. Çünkü anne belli ediyor sevmediğini. Anne gelini sevmediyse seviyormuş gibi yapıp sevmemesi çok daha kötü – Neyse ki Hafsa’yla annem benden bile daha iyi anlaşıyorlar (gülüşmeler)- O yüzden bence o klişeye düşmüyor. Orada da Hikmet'in başarısı bence biraz.
ASLI: “KONUŞMANIN GÜCÜNE İNANIYORUZ”
.jpg)
Genel olarak Türkiye'den çıkan hikayelerde, kadın haklarını, kadın cinayetlerini konuştuğumuz bir gündemde hala daha kaynananın gelinin arkasından bir sürü iş çevirmesi gibi çatışmaları defalarca izleyip duruyoruz dizilerde, bu gerçekten izleyiciyi çekiyor mu sizce, gerek var mı buna?
A.İ.: Asla gerek yok. Kolay geliyor yani bunları yazmak. Yani bu işte bir şekilde hep güldürür, kızdırır. Kadınlarla çalışmak zordur klişesi gibi, çok saçma. Ben hiçbir zorluğunu görmediğim gibi vallahi ben en rahat kadınlarla çalışıyorum. Çok net söylüyorum çünkü duygusal zekamız çok yüksek. Konuşarak anlaşabiliyoruz. Konuşmanın gücüne inanıyoruz en basitinden. Bu klişe bile artık kabak tadı verdi bence. Orası zaten seyircinin bildiği bir kanal. Bizim oyunumuzda bu yok, Hikmet öyle bir kolaycılığa düşmemiş.
Bu arada Aslı Hamiyet oyunu yarım kaldı adeta, İrfan abi’yi kaybetmek hepimize zor geldi… Neresinden tutsam ne sorsam bilmiyorum ama Hamiyet senin kariyerin açısından bambaşka bir yerde herhalde.
A.İ.: Ben de neresinden tutsam bilmiyorum. Yani söylenecek o kadar çok şey var ki. Biz vedalaşamadık o oyunla. Az önce söylüyordum ya, tiyatroda bir yerden sonra o insanlarla kardeş oluyorsun, aynı sahneyi paylaşıyorsun, yeri geliyor, gece birlikte sabahlıyorsunuz, bir şey üstüne konuşuyorsunuz, en kimseye anlatmadığın sırlarını anlatıyorsun bir şekilde. Sektörde kurduğum diğer ilişkilere benzemiyor. O ekip başkaydı. İrfan'ın kurduğu bir hayalin peşinden gittik hepimiz. 30 kişi. Çok güzel bir hayal kurdu. Çok güzel hayata geçirdik. O ekiple, Peyk'le yaşadığım şey çok başkaydı. Tabii çok travmatik bir şekilde bitti İrfan'ın kaybıyla. Binlerce kişi hala yas tutuyoruz, onu tanıyan tanımayan. Dokunduğu herkesin hayatına güzellik katmış birisi. Hayatımda unutamayacağım bir şey yaşadık biz o Hamiyet ekibiyle. Oyun da vedalaşmaya çalıştığım ama hiçbir zaman da vedalaşamayacağım bir yere oturdu oyun benim için.
Sırada neler var sizin için?
A.İ.: Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan var. O benim uykularımı kaçırıyor. Düşünmek istemiyorum üstüne çünkü düşündüğümde kafayı yiyecek gibi oluyorum heyecandan.
Hiç ipucu aradın mı metinle ilgili?
A.İ.: Aramaz olur muyum? Hiçbir şey sızdırılmamış ki! Dünya üstünde oynanan hiçbir oyundan hiçbir şey sızmamış! O 40 kişilik kadronun arasında olmak çok güzel. Bir yandan da müzik yapmaya hep devam ediyorum.
K.A.: Benim İnci Taneleri var zaten. Oyun da var. Bol bol spor yapıyorum, kendime bakıyorum, beslenmeme dikkat ediyorum.
Tatil kaçamakları yapıyorsun diye görüyoruz Instagram'da.
K.A.: Tatil kaçamakları aslında daha çok yoruyor beni. Çünkü 2-3 gün bir boşluk oluyor ve 2-3 gün boşlukta hadi gideyim de geleyim de gerçekten yoruyor ama en azından diyorum ki bir nefes alıyorum, farklı bir hava soluyorum, o bana iyi geliyor ruhen ama beden olarak o da yoruyor aslında. Öyle yani hani böyle ekstra bir şey yapmıyorum, sadece gerçekten daha düzenli bir hayat yaşamaya başladım çünkü.
Biraz özgürlüğün kısıtlanmış gibi hissediyor musun bu kadar popülerlikten sonra?
K.A.: Yok ben hiç öyle hissetmedim ya. Çok şikayet eden görüyorum, “sürekli fotoğraf çekiyorlar” gibi ama çekmeseler de üzülürüz yani. O yüzden ben mutlu oluyorum gayet. Gördüğüm ilgiden de mutluyum. İnsanlarla iletişim kurmaktan da mutluyum. Zaten iletişim kuramayacak bir noktadaysam çıkmıyorum dışarıya. Öyle yani. Benim için hiçbir şey değişmedi yani.
2026’da neler değişsin istersiniz?
K.A.: İşte ben söylerim de...
Sen söyleme, Aslı anlatsın.
A.İ.: Hepimiz yeniden umutlanmak istiyoruz, biraz yorulduk sürekli haber yenilemekten, önünü görememekten, belirsizlikten… Artık sabit belirsizlik diye bir şey var günümüzde…
Dünyanın her yerinde böyle...
A.İ.: Böyle ama bu belirsizliğin içinde gelecek kaygısıyla da boğuşuyoruz hepimiz. Tabii ki bunu atlatmış olmak, bugünlerin artık geride kalması bol bol iş yaptığımız, sağlıklı olduğumuz, sevdiklerimizin hayatta olduğu, sağlıklı olduğu bir yıl diliyoruz. Değil mi?
K.A.: Her kelimesine katılıyorum. Onun dışında ben de sabah uyandığımda neyle karşılaşacağımı bilmek istiyorum artık diyeyim. Çok büyük bir belirsizlik var ve gerçekten sıcak yuvamda evimde oturuyorken herkesin, her canlının kendi evinde, sıcak yuvasında evinde oturuyor olmasını isterim vicdanen de. 2026'ta biraz daha vicdan bekliyorum ben artık. Biraz daha barış bekliyorum. Sevdiklerimizin, insanların huzurlu olduğu, sağlıklı olduğu, hayatta olduğu, istediği hayatı yaşadığı bir yıl olsun. Bundan sonraki yıllar da inşallah öyle olsun diyelim.
Ben de ekleyeyim o zaman. Her canlı için yaşam hakkının, özgür yaşam hakkının yani insan için de hayvanlar için de özgür yaşam hakkının ağaçlar için bile yani doğa için bile özgür yaşam hakkının olduğu bir yıl diliyorum…
Fora oyunu biletleri için buraya tıklayabilirsiniz.



%20(2).jpg)
%20(3).jpg)
