2000’lerin başından itibaren 2014’e kadar İstanbul müzikseverler için bir cennetti, herkesin bildiği, Gen Z’nin dinlemekten yorulduğu bir konu bu. Son iki senede ise inanılmaz bir hareketlenme var müzik sektöründe. Yeni müzisyenler, her güne birden fazla konser ve sürekli tartışılan konser bileti fiyatları… 2000’lerdeki tek farkın festivaller olduğu zannediliyor. Tüm kış boyunca beklenen, Instagramsız dünyada birbirimizle paylaştığımız line-up isimleri ile heyecanlanılan festivallerdi onlar. Fotoğraf çekmek ve “oradaydım” demek için değil; gerçekten tozuna çamuruna, çadırına, yoluna katlanarak, gerçekten müzik için, o ortam için gidilirdi festivallere. Halbuki o zamanlar Avrupa’ya gitmek bugünkü kadar zor değildi çünkü pasaportumuzla vize almak kolaydı, para birimimiz bugünkünden 5 kat daha kıymetliydi, yabancı para birimlerine çevirdiğimizde yok olmuyordu. Yine de o müzisyenleri burada izlemek, “Hello İstanbul” dediklerinde çılgınca ıslıklarla yanıt vermek çok daha güzeldi. Çünkü burada olmak, bu şehirde, bu ülkede yaşamak güzeldi. Ama daha önemli bir şey vardı; ait hissediyorduk kendimizi buraya. Kendimizi ait hissettiğimiz, rahat hissettiğimiz müzik mekanları vardı. AVM’lere sıkışmayan, sokaklara taşan, cover gruplarının sahne aldığı ve o grupları takip eden kişilerin kendi arkadaş gruplarını oluşturduğu, bir mekandan çıkıp öteki mekana gidilen, herkesin kendi müzik zevkine göre müdavimi olduğu; “ait olduğu” mekanlardı bunlar. Kemancı’dan Hayal Kahvesi’ne Ghetto’dan Machine’e, elbette Babylon’dan Bronx’a, Eski 45’lik’e, Garaj İstanbul’dan Sefahathane’ye, Mini Müzikhol’e uzanan çeşitlilikte mekanlardı bunlar. Beyoğlu’nun ara sokaklarında oradan oraya zıplanır, bir gecede kaç mekan gezildiği konuşulurdu. Benim rekorum 7 mekandı! Bu mekanları sevgili Murat Beşer, Beat Sommelier Mag’de tek tek, kendi şahane dilinde anlatıyor, ilginizi çekiyorsa veya öğrenmek isterseniz okumalısınız.
Sonra… Sonrasını biliyorsunuz. Festivaller bitti, şehir dağıldı, mekanlar kapandı, arkadaşlarımız gitti, biz büyüdük, hayat zorlaştı, ne o günleri yaşayanları tam anlamıyla tatmin edecek mekan kaldı, ne de gençlerin gerçek anlamda ait olduğu fiziksel mekanlar…
Her şeyin dijitalde toplandığı bir dünyada ve günümüz Türkiyesinde o aidiyet duygusunu aramayı bırakmışken geçen ay Komünite’de gittiğim konserlerde bir anda hatırladım bunun ne güzel bir şey olduğunu. Komünite alt katında bahçe, restoran ve cafe üst katında ise trenlere bakan bir teras, bar ve sahnesi olan; iç dekorasyonu ile gelen herkesi memnun eden bir mekan aslında. Özerler, Kutay Yorulmaz ve Mert Can Uzyıldırım’ın imzası yani WANGAN tarafından tasarlanan mekan, WANGAN’ın tüm işleri gibi heyecan yaratıyor ama asla abartılı ya da mekanın hedefinin önne geçecek tarzda değil. Komünite’nin atıştırmalıkları, kokteylleri oldukça başarılı ve mekanın farkı menüsü ile birlikte ortaya çıkmaya başlıyor zaten. Sadece sabah ve akşam değişen menüdeki yemeklerden bahsetmiyorum, menünün tasarımından, içerdiği detaylı bilgilere, kullanılan kağıttan, renklerden de bahsediyorum. Terminal İstanbul içinde yer aldığından dolayı bahçesi oldukça kalabalık olabiliyor. Üst kat ise biraz daha müdavimlere ve özel etkinliklere ayrılmış bir bölüm gibi. Bu katta sivil toplum örgütlerinin toplantıları, atölyeler, sohbetler ve tabii konserler düzenleniyor. Aylık programı oldukça dolu, müzik daha çok caz ekseninde. Eylül’de çok özel bir proje ile yapay zekanın eşlik edeceği bir Jojo Mayer konseri olacak mesela! Bu konserler ve sanatçılarla röportajları Rast Magazine’de takip edebilirsiniz.
Her detayı oldukça ince düşünülmüş bu mekanın ardındaki ismi öğrenince hiçbir şeyin rastlantı olmadığını anladım. Senelerdir kültür-sanat ve müzik sektöründen, festivallerden tanıdığımız, müziği toplulukla buluşturma, doğru işbirlikleri geliştirme ustası Gizem Gezenoğlu. Türkiye Caz Ağı’nın geçmiş dönem başkanlarından olan Gizem Gezenoğlu, Komünite’nin Topluluk ve Programlama İş Ortağı olarak mekanın arkasındaki isim. Müzikseverlerin, özellikle de Türkiye’nin daha güzel yıllarını yaşamış müzikseverlerin ihtiyaçlarını anlayan ve karşılamaya başlayan bir mekanı yaratmak için çok doğru bir isim.
Gizem Gezenoğlu ile müziği, müzik çevresinde toplanan komüniteleri ve Komünite’yi kahve eşliğinde, Komünite’nin bahçesinde, bir konser öncesinde konuştuk.
İstanbul’un yeniden konserlerle canlanmasını, öte yandan OASIS’ten Şebnem Ferah’a gençliğimizin çocukluğumuzun müzisyenlerinin geri dönüşünü nasıl değerlendiriyorsun? Gençliğini özleyen bugünün orta yaşlı kesiminin o özlemini ve bilet alabilme kapasitesini kullanıma açmanın bir yolu mu yoksa tüm dünyada müzik yeni bir döneme mi girdi?
Teknik bir taktik olduğu kesin ama sadece bu değil elbette. Çatı adı “entertainment” olan dünyada çok konuşulan bir konu bu. Bugün 35’lerindeki birisi önceki kuşaklar gibi para biriktirip ev alamaz. Eee, ne yapacak? İstediği yemeği yiyecek, istediği konsere gidecek. Zaten bütün artık harcama trendleri ve ekonomi bunun üzerine döndüğü için herkes artık yarın yokmuşçasına yaşıyor. Çünkü yarın için bir şey yapamıyor. Canlı etkinliklerin, konserlerin bu kadar büyük bir olaya dönüşmesinin sebeplerinden biri bu. Diğeri ise topluluk olma, o topluluktan güç alma meselesi. Elbette nostalji de var, o hatırlamayı yaşatıyor sana ama aynı zamanda bir arada olmanın, topluluk olmanın gücünü yaşıyor. Bu bir konser ya da müzik festivali olmak zorunda değil. Domates festivali de olur, önemli olan aynı amaç ve zevk için bir araya gelmek. Émile Durkheim diye bir sosyolog var. Bozcaada Caz Festivali’ni düzenlediğim dönemde okumuştum. Toplumsal bağların zayıfladığı, insanların ortak normlardan ve birbirlerinden koptuğu bir hali “anomi” diye tarif ediyor. Bir de insanların bir araya geldiklerinde yaşadıkları “kolektif köpürme, coşkunluk”, “collective effervescence” dediği bir şey var. Aynı anda aynı şeye heyecanlanmak, üzülmek, dans etmek, bağırmak... O ortak duygu hali insanları birbirine bağlıyor ve bir anlamda topluluğu yeniden kuruyor.
Ben bunu yıllarca Bozcaada Caz Festivali’nde gördüm. İnsanların farkında bile olmadan birbirleriyle görünmez ağlar kurduklarını görmeye başlamıştım. Tabii orası bir ada; üç gün boyunca aynı insanların aynı yerlerde karşılaşması, gündelik hayattan biraz kopman, bütün bunlar o hissi daha da kuvvetlendiriyor. Ama şimdi burada da aynı şeyi görüyorum ve hissediyorum. Bir konserde bir anda yüzlerce bazen binlerce kişiyle aynı şeye heyecanlanıyorsun, sonra aynı anda hüzünleniyorsun. Birbirini tanımayan insanların duygusu bir süreliğine ortaklaşıyor.
Bence insanın çok temelindeki topluluk olma ihtiyacına dokunan ve o yüzden de iyileştirici bir tarafı olan bir şey bu. Bana biraz seremonik geliyor açıkçası. Çok romantik bir yerden de anlatmak istemiyorum, çünkü o romantikliğim kalmadı artık. Her konserde “wow, inanılmaz bir şey oluyor” diye heyecanlanmıyorum. Ama bir araya gelinen etkinliklerde bir şey oluyor, o kesin.
Bu kadar kırılgan ve zor bir sektörde çalışmak için herhalde bunu izlemekten daha büyük bir motivasyon yoktur…
Yaptığım işle ilgili, ölçeği ne olursa olsun, bu tarafını seviyorum açıkçası. Komünite de beni o anlamda çok mutlu ediyor. Tırnak içinde söylüyorum, “bir kültür yaratmaya çalışmak” insanların gelip burada buluşması, birine iyi bir şey hissettirmek ve onun yarattığı etki bana çok iyi geliyor.
Bir şekilde iyi bir şeye sebep olduğumu, yaptığım işin iyi bir yere doğru aktığını hissetmek beni tatmin ediyor. Belki birinin sadece o akşamı güzelleşiyor. Bu bile benim için önemli. “Program ne kadar güzel”, “Eskiden Babylon’da dinlediğimiz isimleri şimdi burada görüyoruz” gibi şeyler duyduğumda çok mutlu oluyorum.
İşin içine markalar, sektörün ekonomisi gibi konular girince işle bağın şekli değişiyor mu?
İşin daha finansallaşması kısmıyla da ilgilenmeye çalışıyorum. Bu nedenle yıllarca sanat okuduktan sonra MBA yaptım. Kültür sanat alanına daha finansal perspektiften bakabilmek istedim. Benim kurduğum, kreatif işlerdeki finansal gelişme ve stabilite konusunda çalışan danışmanlık şirketi Fermente de bunun bir parçası. Çünkü çok batan proje gördüm. “Bir fabrika nasıl yönetiliyorsa işletme yönetimi bakış açısından bir kültür sanat kurumunu da aslında bazı araçlarla öyle yönetebilirsin” kısmını çalışmaya düşünmeye çalıştım. İşletme yönetimi okumanın yüksek lisans yapmanın çok fazla faydası oldu.

Bu donanımla, bu açıdan baktığın zaman, bugün konserlerdeki fiyatlandırma politikasını nasıl buluyorsun?
Havacılık sektöründen çıkan “dinamik fiyatlandırma modeli” artık festivallerde, özellikle de büyük stadyum konserlerinde karşımıza çıkıyor. Aslında bana çok da mantıksız gelmiyor. “Makul” diyeceğim ama biliyorum, insanlar buna çok karşı çıkacak. Rakam olarak söylemiyorum, sistem olarak makul. Çünkü bir talep varsa o işin fiyatını talebe göre dinamik hale getirebilirsin. Tabii bunun büyük bilet şirketleri ya da promoter’lar tarafından fazlasıyla suistimal edildiği örnekler de var. Öte yandan daha küçük ölçekli bir festival bunu doğru biçimde uygulayabilse, belki onun hayatta kalmasını sağlayacak mekanizmalardan birine dönüşebilir.
Kendi işlerine bunu nasıl adapte ediyorsun?
Bir dönem gelir yönetimi ve finansal süreçlerin nasıl kurulabileceği üzerine bir proje çalıştım. Tez diyemiyorum çünkü akademide devam etmek istemediğim için onu bir teze dönüştürmedim. Ama o süreçte çok şey öğrendim ve bugün yaptığım işlerde bunların hepsinin birbiriyle bağlandığını görüyorum.
Bütün bunları araştırırken Türkiye’de bu alanın nerede durduğuna, festivallerin ve kültür-sanat etkinliklerinin ekonomik etkisi üzerine ne tür çalışmalar yapıldığına da baktım. Açıkçası çok fazla araştırmaya ulaşamadım. İKSV’nin zamanında yaptığı bir Ekonomik Etki Araştırması var. Biz de 2024’te Bozcaada Caz Festivali’nde DNDLAB ve Impact Hub Ankara’yla birlikte festivalin ekonomik, sosyal, kültürel ve çevresel etkisini ölçen bir çalışma yapmıştık. Oradan gerçekten ilginç veriler çıktı.
Çünkü artık canlı müziğin ekonomik ölçeği de bambaşka bir noktada. Mesela Taylor Swift’in Eras Tour’u yaklaşık iki milyar doların üzerinde bilet geliri yaratarak tarihin en yüksek hasılatlı turnesi oldu. Ama mesele sadece satılan bilet değil; gittiği şehirlerde otelden restorana, ulaşımdan perakendeye kadar çok daha geniş bir ekonomik hareket yaratıyor. 2024'te bu turne 35 ülkenin gayri safi milli hasılasından daha fazla gelir yaratmış. O yüzden bugün bir konseri ya da festivali yalnızca sahnede ne olduğuna bakarak değerlendirmek artık eksik kalıyor. Maalesef Türkiye’de bu sektörün ekonomik karşılığını ölçen bir araştırma yok ya da ben karşılaşmadım. Zaten kayıt dışı ekonominin büyüklüğü nedeniyle erişebildiğimiz verinin ne kadarının gerçek tabloyu yansıttığından da emin değilim açıkçası.
Türkiye’de son dönemde büyük uluslararası konserlere karşı çok belirgin bir ilgi var. İsim vermeden de söyleyebiliriz; dünya çapında çok büyük sanatçıların Türkiye’ye getirilmesi için ciddi bütçeler ayrılıyor. Bazen sektör içinde konuşulan rakamlar, sanatçıların başka pazarlardaki standart ücretlerinin oldukça üzerine çıkıldığı yönünde ama bunların çoğu kamuya açık, doğrulanabilir bilgiler değil.
Bence burada ayrıca ilginç bir trend var. Türkiye’de bugün bu ölçekte işleri yapabilecek büyük oyuncuların bir kısmı sadece kültür-sanat alanından gelen insanlar ya da şirketler değil. Başka sektörlerde faaliyet gösteren, çok daha büyük ekonomik yapılar da bu alana girmeye başladı. Çünkü ortada büyüyen bir pazar var ve herkes bir şekilde o trene binmek istiyor. Ama kimin neden bu alana girdiğini, bunun gerçekten sürdürülebilir bir kültür ekonomisi yaratmak için mi yoksa o anki talebi yakalamak için mı yapıldığını henüz çok net okuyabildiğimizi düşünmüyorum.

Bu konuda bir araştırmanın olmaması, net şeffaf bir gelir-gider bilgisi yaratılamaması gerçekten şüphe uyandırıcı çünkü söylediğin gibi aslında bu alanda çalışmayan ve hatta aslında bu sektörü çok fazla baltalayan düzenlemeler yapan iktidara yakın şirketler de artık konser, festival organizasyon işlerinde. Belki de bu düzenlemeler yapılırken yeniden Türkiye’nin kültür-sanat ekonomisi ve ülkeye veya küçük esnafa sağladığı faydanın rakamsal sonuçları masaya koyulmalı. Keşke sevgili Bekir Ağırdır bu söyleşimizi okusa ve KONDA böyle bir araştırma yapsa… Tam da burada alkollü içecek sponsorluklarının bir kez daha engellenmesi ile başka aternatiflere yönelmek gerekecek diye düşünüyorum ama bu konuda çalışan biri olarak, markaların kültür-sanata yaptığı yatırımın karşılığı nasıl oluyor, markaya faydası ne oluyor bunu konuşalım ve markalara hatırlatalım mı?
Bence en temel mesele konumlanma. Çünkü sen o kültürün inşasının bir parçası olduğunda, markanı da onun içinde bir yere yerleştiriyorsun.
Bu tabii kurum kararı da olabilir, kişisel bir karar da. Benim bugüne kadar kültür-sanat ve markalar arasında kurduğum ilişkilerde gördüğüm şu: bunun markaya faydası kesinlikle var. Üstelik artık bu sadece sezgisel bir bilgi de değil. Markalar kendi etki araştırmalarını yapıyor, yatırımlarının yarattığı sonucu raporluyor. Yani eskiden içgörü olarak bildiğimiz şeylerin bugün görünür verileri de var.
Ama bence meseleyi yalnızca maddi geri dönüş üzerinden okumak eksik kalıyor. “Ben bu festivale sponsor olursam bana kaç müşteri gelir?” sorusundan çok, “nasıl bir marka algısı yaratıyorum, ne kadar bilinirlik ve sadakat oluşturuyorum, hangi değerlerle yan yana geliyorum” sorusu daha önemli.
Mesela Paribu kültür-sanat alanına ilk girdiğinde, İKSV’yle yaptığı işbirlikleri sayesinde sektörün içinden baktığımızda çok hızlı bir algı oluştu: “Bu, kültür-sanata yatırım yapan, vizyoner ve güvenilir bir marka.” Bu doğrudan bir marka inşası aslında. Tamamen pazarlama perspektifinden baktığında da bence çok doğru bir yaklaşım.
Paribu’yu özellikle söylüyorum çünkü hem geçmişte Bozcaada Caz Festivali’nde birlikte çalıştık hem de şimdi Paribu’nun bir yatırımı olan Habitat’ta bu dinamiği içeriden daha iyi görebiliyorum. Kültür-sanat alanında gerçekten ciddi yatırımları var. Elbette günün sonunda her şirket ticari bir yapı ve bütün bunların bir noktada ticari karşılığı da olması bekleniyor. Ama ilk ölçülen şey her zaman doğrudan satış değil. Marka algısı, bilinirlik, yarattığın etki ve insanların zihninde hangi yere oturduğun da en az onun kadar önemli.
Bir noktadan sonra mesele biraz da “top of mind awareness”a geliyor. Yani kişi o an senin müşterin olmasa bile marka adını bildiği bir marka olarak zihninde tutuyor. Asıl inşa edilen şeylerden biri de bu: Bir kategori ya da alan akla geldiğinde hatırlanan ilk markalardan biri olmak. Buradaki hedef de zaten o anda satış yapıp para kazanmak değil. Amaç, markayı tanıtmak ve insanın zihninde olumlu bir yere yerleştirmek. Yarın öbür gün markete gittiğinde onu sevdiği, güvendiği bir marka olarak görsün ve tercih yaparken onun ürününü alsın.
Günün sonunda elbette bütün bunların ticari bir amacı var. Ama kültür-sanat yatırımlarının etkisi daha dolaylı; bilinirlik, güven, marka algısı ve uzun vadeli tercih yaratmak üzerinden ortaya çıkıyor.

Komünite artık kendi komünitesini oluşturmaya başladı sanırım?
Bence farklı gruplar etrafında oluşturdu. Bunların bazıları birbiriyle tanışıyor, benzeşiyor; bazılarıysa daha kendine özgü. Biz burayı düşünürken bir cümle çıkmıştı, benim çok hoşuma gidiyor: “Birbirine benzeyen insanları bir araya getirmek.” İlk duyulduğunda çok kapsayıcı bir cümle gibi gelmeyebilir ama aslında kastettiğim şu: Bir mekâna geldiğinde tanıdığın biriyle karşılaşacağını ya da seninle benzer bir dünyaya sahip insanlarla aynı yerde olacağını hissediyorsun. O yüzden insanlar birbirini tanısın ya da tanımasın, burada kendilerini güvende hissediyorlar bence.
Tam olarak bana hissettirdiği bu…
Ne mutlu. Diğer taraftan, kendi topluluklarını da oluşturdu. Üstelik bu sadece aynı mekânda buluşan insanlardan oluşan bir topluluk değil. Birbirine gerçekten fayda sağlayan, kurdukları bağlantılar sayesinde birlikte bir şey üreten, hatta bazen o ilişkiden somut bir sonuç çıkaran insanlar var.
Biz burada konserler ve etkinliklerin yanı sıra sivil toplum kuruluşları ve sosyal girişimlerin topluluk buluşmalarını da yapıyoruz. Zaten topluluk ve programlama buranın iki ana ekseninden biri. O yüzden sivil toplum ve sosyal girişimler etrafında burada bir topluluk oluştuğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Aynı şeyi canlı müzik ve müzik dünyası için de söyleyebilirim.
Bunu artık yavaş yavaş gözümle görmeye başladığımda çok mutlu oluyorum. Mesela yakın zamanda Mark Giuliana ve Monse Sofia konserlerinde farklı müzisyenleri ve sektörden insanları burada gördüm. Ben kendimi o insanlarla aynı topluluğun bir üyesi olarak tanımlamayabilirim belki ama belli bir ortak ilgi ve amaç etrafında buluştuğumuz çok açık.
İlhan Erşahin konserlerinde de bunu çok net hissettik. İlhan burayı çok sevdi; ilk konserden daha bir ay geçmeden ikinci konseri koyduk ve o da sold out oldu. Eskiden İlhan’ın konserlerinde gördüğümüz insanları burada yeniden gördük. Çok tanıdık bir tayfa vardı. Sanırım topluluk dediğim şey biraz da bu: İnsanların sadece bir konser için değil, ait hissettikleri bir dünyanın parçası olduğu için geri gelmesi.

Önümüzdeki günlerde Komünite’de kimleri izleyeceğiz?
2026 programını zaten bitirdik. Şimdi 2027’yi konuşmaya başladık, orada da çok güzel isimler gündemde. Henüz program aşamasında olduğu için 2027 tarafında çok fazla şey söylemeyeyim ama 2026’nın son çeyreğinde açıkladığımız ve açıklayacağımız isimler arasında gerçekten heyecanlandıklarım var.
Mesela Mansur Brown 5 Kasım’da geliyor. 19 Kasım’da Isaiah Collier var. Collier çok enteresan bir isim; çok güçlü, çağdaş bir caz müzisyeni. 20 Kasım’da da Takuya Kuroda var, o da trompetçi. Ekim ayında Marquis Hill geliyor. Biraz trompet sevdiğim belli oluyor galiba. Davulcu ve trompetçi seviyorum. Yerli projeler de var. Ferit Odman, Elif Çağlar, Can Güngör, Barış Demirel var. Jakuzi’nin bir piyano projesini de yapacağız. 26 Ağustos’ta Aja Monet geliyor. Onun için de çok heyecanlıyım. Çok güçlü, aktivist bir kadın ve müziğinde de o tarafını çok hissediyorsun.
Bir de Jojo Mayer var, 11 Eylül’de. Projesi çok ilginç. ME/MACHINE diye bir proje; Jojo Mayer’ın canlı davul performansıyla yapay zekâ ve generatif teknolojiyi gerçek zamanlı olarak karşı karşıya getirdiği bir iş. O yüzden biraz “double nerd” konseri diyebiliriz. Müzik meraklılarının yanı sıra teknoloji ve yapay zekâyla ilgilenen insanların da geleceğini düşünüyorum.


%20(2).jpg)
%20(3).jpg)
