YAZILI PODCAST EPISODE: 5
KONUK: Merve Dizdar
Konu: Yeniden mutlu olmak mümkün mü?
Çocukken acılar da sevinçler de daha mı büyüktü? Daha mı derin hissediyorduk? Henüz “bu da geçer yahu” düsturunu hayatla tecrübe etmediğimiz için mi daha sonsuz geliyordu her duygu? Denizin tuzu da, annenin sesi de, öğretmenin övgüsü de, anneannenin çorbasının tadı da, salıncakta yukarı doğru giderken heyecan da, babanın yanağında kalan parmak izi de sanki sonsuza kadar orada kalacak gibi… Sonra büyüyorsun ve senin de tüm duygular gibi geçici olduğunu kabul ediyorsun, değişerek de olsa kalıcı olabilen her şeye daha çok sarılıyorsun… Bir de sana çocukluğunu hatırlatanlara, içinde bir yerlerde seninle yaşayan sessiz duyguları ortaya çıkartanlara daha sıkı bağlanıyorsun. Tiyatro da bunlardan biri. Hiç yaşamadığımız durumlarla empatiden kahkahaya, bağımlılıklarımızdan çirkinliklerimize, çocuk neşesinden güç dolu isyana kadar her şeyi tiyatro sahnesinde yeniden bulabiliyor insan. Ancak o buluşma da tıpkı insanlar ve duygular gibi tek bir sahne süresi boyunca var olabiliyor. Aynı oyun her gece tekrar oynansa da hiçbir sahnenin tekrarı yok…
İnsanlar Mekanlar Nesneler oyunundan çıktığımda Merve Dizdar’ın ışıltısı ve gözyaşları ile ıslanmış gibiydi yüzüm. İlk oyunlardan birini sahnelemişlerdi izlediğimde. Avuçlarım kızarmıştı alkışlamaktan. Sevdiğin bir oyuncuyu sahnenin merkezinde izlemek bambaşka. Ama sonra şunu düşünmüştüm; Merve Dizdar herhangi bir yapımda -illa tiyatro olması gerekmez- sadece görünüp kaybolacağı bir rolde bile oynasa oraya kendinden, oyunculuğundan bir iz katıyor. Boşuna almadı Cannes’da “En iyi Kadın Oyuncu” dahil, onca ödülü!
Geçtiğimiz hafta Kadıköy’ün küçük sahnelerinden Pax’da izlediğim Yetim oyununda, sahnede kendisi olmasa da oyunda onun da varlığının olduğu belliydi. Oyun, annesi ve babası ayrılan, önce yatılı okula sonra babaannesinin yanına gönderilen küçük bir kız çocuğunun hikayesi. Boğazımda düğümlerle izledim. Oyun bitince böyle bir çocukluktan sonra mutlu olabilir mi insan diye düşünüyordum. Ya da bu ülkede yaşadıklarımızdan sonra yeniden mutlu olur muyuz bir gün? Kalbimiz onlarca parçaya bölündükten sonra yeniden sevebilir miyiz? Yeniden mutlu olmak mümkün mü? Bunu gözlerinin içi parlayarak gösteren, her şeye rağmen, her ortamda sürekli üreterek yaşayan Merve Dizdar’dan başkasıyla konuşamazdım…
Süpervizörlüğünü yaptığın Yetim oyunundan başlayalım mı? Beni çok etkiledi oyun, metni inanılmaz…
Merve Dizdar: Yetim, tek kişilik bir oyun. Oyunu oynayan, Burcu Arslan 2008’den beri arkadaşım. Keza oyunun yönetmeni Ediz Akşehir de uzun zamandır arkadaşım. Burcu her zaman çok fazla roman, öykü okur. Hatice Meryem’in bu romanını okuyunca benimle ve sevdiğimiz birkaç arkadaşımızla paylaştı. Gerçekten muazzam bir hikaye. Herkese bir yerinden dokunuyor. Oyun yapmak istediğini söyledi bize. Biz de hep birlikte bu işe giriştik. Burcu ile ben romanı oyunlaştırdık, Ediz de sonradan düzeltmeleri yaparak son haline getirdi. Ve provalara başladık. Pax Sahne’den canımız Bora Akın ile konuştuk. Sahnelerinde prova yaptırdılar. Oyunumuzu orada oynadık. Hala da sıklıkla oynuyoruz. Afişimizi, çok çok sevdiğim Ayşegül Karacan yaptı. Meğer ne kadar çok arkadaşımız varmış dedim. Bize hep destek oldular. En kıymetli şeylerden biri bizim için. Çünkü çok büyük paralarla yapamazdık hiçbir şeyi. Ve sonra işte böyle tatlı bir iş çıktı. Çok güzel oynanan ve çok başka yerlere götüren bir iş. Kolektif bir iş yani. Bütün arkadaşlarımız, sevdiğimiz insanların hepsi ve hepsi işlerinde çok iyi. Çok şanslıyız bence o anlamda. Tüm arkadaşlarımıza, başta Hatice Meryem’e sonsuz teşekkürlerimizle.
Kolektif işler her zaman daha güzel oluyor… İzlerken şunu düşündüm; çocukken ne kadar acılı olursan o mutluluk daha saf bir şey galiba. Yani şu an böyle hep lekeli bir mutluluk yaşıyoruz gibi geliyor bana, bu da yetişkinlik olsa gerek. Ben mi çok dramatize ediyorum acaba?
M.D.: Yok hayır dramatize etmiyorsun bence. 35 yaşındayken, canımın çok sıkkın olduğu ve biraz sanırım depresyonda olduğum bir dönemde annemlerin yanına gittim İzmir'e. Her şeyin üstüne çok düşündüğüm, konuştuğum bir dönemdi. Terapiye gidiyordum. Çocukluktan bazı anları anlatınca “Merve Hanım yalnız bunlar büyük travma” demişti terapist. Ama ben çocuk kafamla o durumlarla eğlenmiştim aslında. Neyse ben İzmir’deyim, herkese de tripliyim psikolojimden dolayı. Bir ara çocukluk fotoğraflarına daldık. Bir başladım ağlamaya… Çok mutluymuşum ki o fotoğraflarda. Hep zorluklar yaşardık, babam hep çok çalışmak zorunda kalırdı. Ama o zamanlarda bile bir şeyler yapıyormuşum, oyunlar, zıplamalar… Babamın tepesindeymişim, ablamla oynuyormuşum Yani çok zorluk çektiklerini biliyorum. Maddi açıdan bizi çok zor büyüttüklerini biliyorum. Ama işte aslında çok mutluymuşum. Fotoğraftan gördüm çocukken mutlu olduğumu ve o anları hatırlamak çok iyi geldi. Bazen içinde bulunduğumuz olumsuz görünen durumlara tam tersinden bakmak lazım. Ben bunları eskiden beri yapıyordum ama bazen unutuyorum. O dönemde yaşadığım şey tam da buydu.
Terapiye devam ediyor musun?
M.D.: Bir yıl gittim, çok iyi geldi ama sonrasını, düzeltemeyeceğim şeyleri çok deşmek istemiyorum. Bir de ben zaten çabuk toparlayan biriyimdir. Hem hep enerjisi yükseğim hem çabuk da toparlarım. Adapte olurum iyiye ya da kötüye, başıma gelen şeylere. Sürekli durup durup birilerini suçlamak, şikayet etmek en sevmediğim şeyler. Çünkü birini suçlamak dünyanın en basit şeyi. Ve sorumluluğu anında size atabilirim böylece. Beş dakikamı almaz. Bütün sorumluluğu size çok rahat yükleyebilirim. Böyle insanlar da çok görüyorum. Bunu tercih etmiyorum. 36 yaşından sonra, ben değişince her şey değişti.

“HER BÜYÜYÜŞTE BİR SANCI VAR”
Nasıl değiştin?
M.D.: Bir kere terapinin bir kısmı işe yaradı. Çünkü aslında her şey açıkça ortada. İnsanlar Mekanlar Nesneler’de bir replik var: “Seni öldüren şey inkar. Kendine karşı dürüst olursan buradan çıkabilirsin” diyor terapide. Ben kendime karşı çok dürüst biriyimdir. Yani terapiye gittiğimde de yalandan kendimi aklamaya çalışmam ya da bir şeylerin üstünü örtmem hemen. Terapiden sonra da… Benim yolum böyle. Ama her büyüyüşte bir sancı var ve bence ben çok net otuz altı, otuz beş sınırında yetişkin oldum.
35 yaş ikinci ergenlik gibi zaten… Yaşın getirdiği fiziksel değişimleri durdurmakla ilgili ne düşünüyorsun?
M.D.: Botoxla, zehirle cildi düzleştirmek gibi işlemlere karşıyım kendi adıma. Ama cilt bakımı yaptırmak gibi işlemler olabilir. Çünkü bir yerden sonra aldığın vitaminlerin işe yaramıyor olabilir. Alttan bir desteğe ihtiyaç var olabilir. Bir de yani bence neşe çok önemli. Genç tutuyor. Öfke, sinir yani bu tarz duyguların bedene ve sağlığa da iyi gelmediğini düşünüyorum.
Katılıyorum. Ülkenin şu anki durumunun da bence en büyük sebebi bu.
M.D.: Gerçekten hastalıkların sebebi olduğunu düşünüyorum bir yerde. Yani mutlu olmaya çabalayalım demiyorum ama sürekli öfkeli ve sürekli şey hali bence bedeni hasta ediyor. Hepimiz zor bir sene geçirdik, o dönemde hiçbir şey yapamama hali içinde koşuya başladım. Çünkü yine hiçbir şey çözemediğim için ve üst üste üst üste bir sürü şey yaşadığımız için. Koşunun bilimsel olarak kanıtlanmış bir etkisi var. Gerçekten beynimde bir yeri “zzz” yaptı. Bir yönetmenimiz terapistti, Tarık Yağmur Hoca. Ona sordum, “Hocam” dedim, “böyle hissediyorum, bu normal mi?” “Koşu ve hızlı yürüyüş terapidir” dedi. Yani bedeninde salgıladığın bir şeyler değişiyor. Çünkü koşarkenya hiçbir şey düşünmüyorum ya çok şey düşünüyorum ve orada bırakıyorum. Şimdi üzülünce koşuyorum. Canım sıkılınca koşuyorum. Mutsuz olduğumda koşuyorum. Yani bir şekilde psikolojik olarak düzeltemediğim şeyi bedenimle düzeltiyorum. Dıştan içe oyunculuk vardır. Bazen hareketten duyguyu çıkarırsınız. İyiliğimi, yani iyi hissetmeyi bazen ben dıştan içe yapmaya çalışıyorum bu şekilde. Çaba, hep çaba. Yaşamak için.
Önemli olan da o çaba…
M.D. Evet. Zaten genel olarak maalesef pozitif de bir insanımdır. Ne yapayım... Mutlu uyanırım, hep enerjik uyanırım. Her gün yeni bir gün. Bir de zaten şu an 39 yaşımdayım. Artık önemli olan şeyin yakınlarımın, eşimin, dostumun, sevdiklerimin sağlığı olduğunu anladım. Böyle teyze gibi konuşmak istemiyorum ama sağlığı en üst level'a koydum. ama sevdiklerim sağlıklıysa, önemli olan o. Ben iyiyim ama çevremde bazı sağlık durumları yaşadıktan sonra buna inanmaya başladım.
“NEŞELİ OLMAKLA MUTLU OLMAK AYNI DEĞİL”
Eşinle mutluluğunun da etkisi var mı enerjinde?
M.D.: Hayatımda gördüğüm en müthiş insanlardan biri. Çok şey öğreniyorum Cihan’dan. Çok çok pozitif ve çözüm üreten bir insan.Sinirli biri değil bir kere. Küsmez. En katlanamadığım şey küsmek falan bu arada. Başımıza neler geliyor ama neşesiz bir insan değil. Neşeli olmakla mutlu olmak aynı şeyler değil. “Allah iyi insanla karşılaştırsın” derler ya. O çok güzel bir laf.
Geçen sene bir arkadaşım şunu söylemişti “Sevmeyi ve sevilmeyi bilen insanlara rast gel”... En güzel dilek bu gerçekten, sevilmeyi bilmek de önemli.
M.D.: Çünkü ya hak etmediğini düşününce, değersiz olduğunu düşününce ona istediğin kadar ver, olmuyor.
“Neşeli olmakla mutlu olmak ayrı şeyler” dedin ya. Aldığım notlardan biri buydu. İyi hissetme haliyle mutlu olma hali arasındaki farkın bilincine nasıl vardın?
M.D.: Yengeç burcuyum, melankoli de çok severim. Aşırı duygusallıktan da beslenen biri de olabilirim. Ama çıkışsız olduğunu düşünmek bana çok hüzünlü geliyor. Hiç dayanamıyorum böyle bir düşünce tarzına. O yüzden 2-3 gün canım sıkkın olabilir. Ama dördüncü gün, beşinci gün, bir hafta, iki hafta bunu uzatmak bu bir alışkanlık da meselesi. Biraz spor gibi her şey. O yüzden benim 39 yaşında çevremde çok arkadaşım da kalmadı. Eliyorum biraz. Şu an her şeyi bırakıp böyle bütün mutsuzlukların üstünde öylece durabilirim. Bu en basiti. Ama oradan çıkmak zaten zor bir şey. Yani hep zor olandan kaçtığımız için üstüne gidiyorum. Bir de tabii ki tiyatro yapıyorum. Günün sonunda dizi olmayabilir, film olmayabilir, hayatımda hiçbir şey olmayabilir ama benim hayatımda yıllardır olan tek olan şey tiyatro. Mutlaka o sahneye çıkıyorum. En kötü gününde de üretmeye devam etmek, düsturum bu. Hiç kimse bana rol vermese de çıkar sokakta oynarım. Gene oynarım yani, bu mesleği gene yaparım. Sokakta doğaçlama tiyatro yaparım. O kurtarıyor biraz beni.
“OYUNCULUK ÇOK ZOR BİR MESLEK”
Kesinlikle üretmenin bir direniş şekli olduğuna inanıyorum ben de. Daha önceden seninle bir dergi için röportaj yaptığımızda oynadığın rollerin seni çok etkilediğinden bahsetmiştin. Ama hep duygusal olarak çok yıpratıcı rollerde oynuyorsun. Buna rağmen neşeni korumayı nasıl başarıyorsun?
M.D. Bence zaten oyunculuk çok zor bir meslek. Sete gidip işini yapıp bitirenler var ama ben yapamıyorum, bunları yaşamayı seviyorum. İnsanlar, Mekanlar, Nesneler çok zor bir oyun mesela. Hem bedensel hem zinsel olarak zor. Ama tiyatronun da en güzel tarafı o, bir yerden sonra beden öğreniyor. Bir kere o beden hafızama geçmiş durumda. Yani her oyun perişan olmuyorum çünkü biliyor bedenim. Beden aşırı zekidir. Hemen o ruh haline giriyorum, o hale girmek için üzücü şeyler düşünmüyorum. O teknik bir şey artık. O da yıllardır yaptığım bir şey olduğu için. Ama Masumlar Apartmanı'nda çok zor bir sahne çekmeye gidiyordum bir gün. Yeni bir sahne. Ve bir uyandım perdeler kapalı, oturuyorum. Her gün açarım perdeleri. İlk yaptığım şey o olur. Böyle dalıp gitmişim, sahneyi düşünüyorum. Çünkü yeni bir sahne o. Öğrenmem gerekiyor duyguyu. Hadi kahvemi içeyim, hoop o sahneye geçeyim yapamıyorum. Tiyatro ise tam olarak bir spor. Yani tam olarak kondisyonun iyi olması lazım, bedeninin çok iyi olması lazım, ses, bir tekniğin de birleşimi ve duygunun gelişi. Ama ondan sonra da bitiyor. Bu arada Masumlar Apartmanı’nda da diziyi çekince bitiyordu. Akşama bir şekilde kendine geliyorsun. Ama yeni bir sahneye giderken ekstra düşünüyorsun.
“KENAN BARAN MAĞDUR’U ÇOK KADIN VAR”
Kral Kaybederse’de de az ağlamadın, az ağlamadık… Çok iyi diziydi. Candırdığın karakterin, Fadi’nin dizinin sonunda perişan olacak derken öyle güçlenmesi muhteşemdi. Gerçek hikaye olduğunu düşününce daha da etkiledi, helal olsun kadına.
M.D. Acayip bir diziydi. Kadın olağanüstü yani gerçekten dipten en üste çıkıyor. Aşırı da çalışkan ve çok zeki bir kadın ama Yıllarca bir insanın manipülesi altında kalabilirsiniz yani öyle güçlü bir şey aslında bu. Çok üzücü bir şey insanın, özellikle kadınların duygularının kullanılması...
Onun ne kadarı aşk sence?
M.D.: Çoğu aşk değil bence. Ne kadarı aşk? Bilmiyorum bence aileden de kaynaklanıyor Fadi’de. Her şeyden kendini kurtarıyor ama aile gibi bir şeyden kendini kurtaramıyor. Ve bu adama tutuluyor. Aşk da vardır ama asıl olan o değil. Bana kaç kişi “Biz Kenan Baran mağduruyuz biliyor musunuz” dedi… Yemin ediyorum bu hikaye çok. İkinci sezonda seyircilerden inanılmaz şeyler duydum. Ne kadar aşk bilmiyorum. Çünkü tam aşk mı bilmiyorum.

SOSYAL MEDYANIN YORUCULUĞU
Ne hissettiriyor kadınların sana bunu anlatması?
M.D.: Bir yerden sonra ufak ufak ayağa kalkması gerektiğini söylemek istiyorum, kendi hayatımdan da hareketle ama bunu herkesin kendinin yaşaması lazım. Ben de bir yere kadar kendime izin verip sonra uyanmışım. Uyanılmasını istiyorum ama bunun yolunu söyleyemiyorum çünkü ben olsam aslında hemen bırakmanızı söylerim de, olmuyor ki. Ama uyanıklık gerekiyor. Şimdi dışarıdan konuşması da kolay gibi ama değil. Çünkü ben de yaşadım. Her kadın gibi, yaşamayan kadın var mı bilmiyorum. Zamanında uyarılmama rağmen böyle ilişkilerim oldu. O yüzden tabii ki dürtmek istiyorsun karşındaki kadını. Yani ben Fadi'yi çok dürtmek istedim dizi boyunca ama o kadar iyi bildiğim de bir yer olduğu için yapamadım. Bazen bunu yaşaman gerekiyor bir yerde uyanman için. Ben 3 yılda uyanırım, sen 5, o 10. “Herkesin de bir yerde kendi hikayesi diyelim” diyorum.
Dizilerde de gördüğümüz tüm bu hikayelerin üstüne sosyal medyada sürekli narsist, kaçıngan gibi etiketlerle dolu uyarılar görüyoruz ilişkilere dair. Sonra yeni biriyle tanışınca insan hemen kırmızı bayraklara başlıyor: Narsist mi acaba? Yalan mı söylüyor?
M.D. Yeni biriyle tanışınca tabii ön yargı, ön yargı. Ön yargı çok acayip bir şey. Ben de çok yapıyorum bunu bu arada. Sonra hemen içimden diyorum ki, yargıladın gene falan diye. Sakinleştirmeye çalışıyorum. Uyanık kalmak önemli bir şey. Buna “sosyal medyanın yoruculuğu” demek istiyorum. Sosyal medyada çok vakit geçirmekle ilgili. Tüketim, mahalle baskısı, psikolojik baskı, her şey. Zaten orada bir sürü kadın var, bir sürü erkek var, hemen yazabiliyorsun. Ama tabii bilim çağı, teknoloji çağı diyoruz. Yine de ben maalesef ki yani bunu çok sürdüremiyorum. Twitter'ım zaten yok, Facebook'um var ama yok. Yıllardır girmiyorum. Bir tek Instagram onda da mesela geçen gün şöyle bir şeye denk geldim. Bir arkadaşımın çocuğu olmuş, bir arkadaşım rahatsızlanmış. “Instagram'dan görmedin mi” dedi. Görmüyorum ki. Yani kendim de hikaye koyup çıkıyorum. Bakmıyorum çünkü bir daldın mı çıkamıyorsun. Ve bu durumdan gerçekten hoşlanmıyorum. E oradan işi de döndürmüyorum, döndüremiyorum. Yaşamayı kaybediyoruz gibi geliyor... Canlı kalmakla ilgili. Ben hala gazete alıyorum mesela. Ajandam var. Ajandama not alırım. Tabletten kitap okuyamam. Hala kitap okuyorum. Böyle şeylerim var. Biraz eski, eskilerin dediğine inanıyorum gerçekten. Büyüklerimin, anneannelerimizin, annelerimizin söylediklerine devam ediyorum. Ama şimdi çılgın bir çağ yani yetişebilir miyim? Yetişmeye çabam da yok bu arada. Bilmiyorum biraz zor bir dönem bence bu anlamda.
“KEŞKE KURU OTLAR’DA ŞÖYLE OYNASAYDIM”
Sahnede seni en mutlu eden an hangisi?
M.D.: Sahnenin her anı! Oynadığımız her an. 2008-2010'dan beri tiyatro yapıyorum. Dizi ve sinemaya çok büyük halimle girdiğim için tiyatro yani hep yapılması gereken bir şey gibi geliyor. Hiçbir zaman çok ara vermeyi düşünmedim. Yutmak yaptım sonra Alice yaptım. Şimdi İnsanlar... Dizi ya da sinema olmayabilir ama tiyatrosuz bir dönemi hiç düşünemiyorum. Orada her oyun her akşam aynı ama farklı. Bin tane duygu yaşıyorsunuz, o yüzden tiyatro ölünceye kadar yapacağım bir şey, en mutlu olduğum şey. Ve çok da tehlikeli. Çok da zor bir şey. Çünkü dünyanın en tatlı şeyi tiyatro seyircisi. Çok tatlıdır ama affetmeyebilir de göğsünde de yumuşatabilir. Güldüğü anda çok şımardığını görürse geri alabilir her şeyi. Yani çok zor bir şey. Canlı performans çünkü. Seyirci ve sen... Orada bir etkileşim var yani birlikte yol alıyorsunuz.
Yani her oyunda yeniden sıfırdan başlayabilme imkanı izleyici olarak baktığımda bana böyle çok büyüleyici geliyor…
M.D.: Evet. Tiyatronun güzelliği bu. “Şurada çok şey yaptım, dur bir sonraki oyun düzelteyim” deme şansın var. Ama tabii ki o duyguyu o anda yaşamak çok zor ama sinemada da yaptın ve bitti. Onun zorluğu da o.
Hangisi daha öğretici oluyor?
M.D.: Şimdi tiyatro da çok zor. İkisinin de zorluğu başka… Hep bunu düşünüyorum aslında ama sinemada niyeyse daha rahat hissediyorum kendimi. Çünkü bir daha alabiliyorum, bir daha alabiliyorum, bir daha alabiliyorum. Ama mesela Bilge Hoca (Nuri Bilge Ceylan) ile film çekerken belki bütün alternatifleri oynadım, bitirdik. Ve gece yattığımda hala daha “keşke şöyle oynasaydım” dedim. Tiyatroda o şansın var. İkisinin de riski var. Yani on yıl sonra bir Kuru Otlar'ı izledim de “Niye öyle oynadın” diyebilirim. Hala yattığımda, “keşke orayı şöyle yapsaydım” dediğim yerler var. Ama tiyatronun zorluğu da her şey. Her şey. Yani çok iyi olmanız gerekiyor bedenen. Kondisyonunuzun çok iyi olması gerekiyor. Her şey çünkü seyirci orada ve görecek.

“35 YAŞIMA KADAR PARA KAZANMADIM”
“Bu kadar sevdiğim bir işten hiç para kazanamıyor olsaydım o zaman artık üretmezdim dururdum” dediğin bir nokta var mı?
M.D.: Hayır, yıllarca kazanamadım para. Daha yeni yeni kazanıyorum. Masumlar’ın ikinci sezonundan sonra biraz tanınmaya başladım zaten. Ondan sonra para kazanmaya başladım. Masumlar’a kadar, sekiz yıl 0+1 dairede yaşadım. Otuz beş yaşıma kadar. İlk yurt dışına çıkışım otuz beş yaştır çünkü hiç param yoktu. Yani uzun zaman hiç yoktu zaten. Yani tüm bu zorluklara rağmen, olmamasına rağmen üretmeye, denemeye devam ettim. O yüzden şimdi yine olmasa yine aynı şey yapacağım. Bir de benim 3 yıl, 4 yıl değil, 10 yılım parasızlıkla geçtiği için öncem de zaten öyleydi. Yani genel olarak hayatımda para mevzu değil. Ama ne oldu? Çocuk yapamazdım bu parasızlığa, yapmadım. Evlenmedim, çok geç evlendim. Yani o kadar çok hayatta durmaya çalıştım ki… O yüzden bütün öğrencilere yardım etmek istiyorum. Çünkü çabalamak ne demek biliyorum. Ama hiçbir zaman bırakmayı düşünmedim. Yani ben bunu öylesine söylemiyorum. Her audition’a girdim. Ben girdiğim çoğu audition’ı da aldım.Yani almadığım audition sayılıdır. Günü sonunda o rolü almak zorundasınız. Bin tane sebep olabilir elbette ama en nihayetinde o elemeyi geçmelisiniz. Tiyatro, sinema, dizi farketmez. Sporda da böyle bu. Sayı almak zorundasınız. Gol atmak zorundasınız. Bunun için de çok çalışma gerekir.
“ÜÇ GÜN ÜZÜLÜP DÖRDÜNCÜ GÜN HAREKETE GEÇMEN LAZIM”
Her sektörde var bu.
M.D.: Her sektörde var. E o zaman küselim de bırakalım... Gerçekten çok çalışmak gerekiyor. Benim yolum böyle. Belki de çalışmadan da buralara gelen insanlar da var. Ne güzel bir hayat. Keşke bu kadar zorlanmadan bir şeylere gelebilsek. Ama ben, organizma olarak, organizmanın zaten biraz zorlanması gerektiğini, böyle hayatta durabileceğini düşünüyorum. Hayatta bazı zorlukları yaşaması gerektiğini ve canlı kalmaya çalışması gerektiğini düşünüyorum zaten. O yüzden de hayatım hep bir çabayla geçti. Bundan da hiç pişman değilim vallahi. Hani hiç, hani böyle bugün Başıma herhangi bir şey gelse yine çalışırım ben. Nasıl? Yaşlanmadığım müddetçe yani güçsüz kalmadığım müddetçe devam ederim diye düşünüyorum ne bileyim. Çok korkum yok yani.
Ama haksızlıklar da oluyor her sektörde, o da net.
M.D.: Kesin yaşanıyordur, kesin de haksızlığa uğruluyordur. Buna karşı nasıl tavır alıyorsun, mesele o. Bırakmak en basiti. Üç gün üzülüp dördüncü gün harekete geçmen lazım. Organizma böyle çalışıyor. Kabul et, etme. Hareket.
“MUTLU OLMANIN YOLUNU BULMAK ZORUNDAYIZ”
Kamera arkasına geçmeyi hiç düşünüyor musun?
M.D.: Çok düşünüyorum da işin içinden çıkamıyorum. Yani çok düşünüyorum, çok isterim normalde. Belki oyun olabilir. Şimdi Yetim ile başladım. Belki sonrasında bir oyun yönetebilirim. Kısalara yardım edebilirim gibi böyle ufak ufak başlayabiliyorum. Çünkü ben bir şey öğretemem. Çünkü çok hızlı düşünüyorum ve karşımdakinin de kendi istediğim gibi yapmasını isteyebileceğim için tehlikeli buluyorum bunu. O yüzden öğretmede bence zorluk çekiyorum. Çok iyi bir gözüm vardır. Dış gözden bakabilirim.
Bu seneye dair iş planların neler?
Oyunum var. İki tane bağımsız filmim olursa olacak. Daha onlar netleşmedi ama öyle bir ihtimal var. Bir kısa film var, çektik bitti. 2026'da ya da 27'ye doğru film yapmak planım var.
O zaman “yeniden mutlu olabiliriz” diyerek mi kapatıyoruz? Bakış açısı olarak mutluluk…
M.D.: Mutlu olmak bilmiyorum mutlu olmak zorunda değiliz çünkü. Bakış açısı olarak pozitifte durdum hep, her zaman, en büyük parasızlığım, en kötü dönemlerimde de böyleydim. Annem bir kere demiş ki, “bu kız yapamayacak herhalde”. Ama insanı kurtaran şey ne biliyor musun? Umursamamak! Evet o da öyle düşünüyor. “Bana ne” diyebilirsin. Yıllarca metro girişlerinde çikolata sattım, öyle kıpırdamadan durarak. Babam ondan sonra “Ha sen burada kalacaksın, anladım” dedi. Öyle bir çaba.
Çikolata mı sattın?
M.D.: Evet, yüzümü boyayıp. İlk yaptığımda kalp krizi geçiriyordum. Çok zordu. Böyle ayakta gözlerim kapalı duruyordum. Babam “İzmir’e dön” diye ısrar ediyordu. Çünkü bana İstanbul’da bakma ihtimalleri yoktu. Babama ilk karşı çıkışım hayatımda. Sonra çikolata satmak için ayakta dururken gözümü açmaya başladım. Canlı heykeller var ya, onlar gibiydim. Fotoğraflarım var. Sonra şöyle yapmaya başladım; mesela biri geliyor bakıyor, fotoğraf çekiliyorlar. Dil çıkartıyorum, tekrar dönüyorum. Bu böyle bir oyun oldu bende. Göz kırpıyorum bir anda falan. Annemle babam geldiler yanıma bir gün. Gözleri dolu dolu. Beni gördüler. Ama bu acıma değildi. Bu mesleği ne kadar yapma istediğimin kanıtı idi. Mükemmel bir sahne. Çikolatayla Bağdat Caddesi’nde öyle duruyorum. Çok para almıyordum ama çok mutluydum. Bundan önce İzmit'e gittim, orada şehir tiyatrosu sınavına girdim. Kazanamadım. Orada garsonluk yaptım, drama dersleri verdim. Kıyım kıyım İstanbul’a geldim. Sonra işte çikolata kız serüvenim. Yani çok büyük çaba sarf ettim mesleğim için. Bugün yine olsa yine yaparım. Hiç korkum yok o anlamda. Çok uğraştım çünkü. Bu çabayı ve uğraşı unutmam mümkün değil.
Merve Dizdar bir daha ancak bir rol için çikolata satar ve onu da çok iyi yapar eminim. Bir gün bu çikolata kız hikayesini bir filmde izlemeyi ve zorluk içinde olan herkese, pes etmemek için ilham olmasını diliyorum.
İnsanlar, Mekanlar, Nesneler oyunu için biletleri buraya tıklayarak alabilirsiniz.
Yetim oyunu biletlerini ise buraya tıklayarak edinebilirsiniz.


%20(2).jpg)
%20(3).jpg)
