PG Art Gallery’nin PG Watchlist Issue 01 seçkisi de tam olarak böyle bir fikirle, belki de daha çok böyle bir iddiayla başlıyor. Galerinin uzun süredir takip ettiği dokuz sanatçı; aynı estetik anlayışın temsilcileri oldukları için değil, kendi özgün üretimlerini koruyup istikrarlı biçimde geliştirdikleri için yan yana geliyor: Bülent Ekiz, Deniz Pelister, Funda Alkan, İlhan Harun Can, İlayda Kepez, İsmet, Mahmut Can Akagündüz, Mehtap Yayla ve Sedat Akdoğan.
Dolayısıyla karşımızda birbirine benzeyen işler yok. Aksine, aynı seçkide kolaj hâlinde parlayan dokuz ayrı evren söz konusu. Denizler, kadın bedeni, kasetler, çocukluk, çiçekler, gündelik hayat, mekânlar, hafıza… Birinin bıraktığı yerden öteki devam etmiyor.
Watchlist’in yani “seçki” konseptinin ilginç tarafı burada başlıyor. Bir sergide çoğu zaman eserler arasındaki ilişki bize önceden verilmiş oluyor. Bir kavram, küratörden bir metin ya da ortak bir mesele neye bakacağımızı tanımlıyor. Buradaysa önce sanatçılar geliyor. İzleyicinin işi de bu dokuz ayrı pratiğin arasında kendi öznel bağlantılarını oluşturmak oluyor. Çağdaş sanatta sürekli ortaklık arama alışkanlığımız, seçki kavramı ile bozuluyor. Aynı odada bulunmak için aynı şeyi söylemek zorunda olmadığımızı fark ediyoruz. Aynı kuşağın, aynı şehrin, hatta aynı sanat ortamının içinde üretirken bile dünyaya birbirinden tamamen farklı yerlerden bakabileceğimizi hatırlıyoruz.
Hayatta Kalmak: İlhan Harun Can

İlhan Harun Can’ın Hayatta Kal I–III serisinde deniz, manzaranın huzur temalı sabit fonu olmaktan çıkıyor. Sanatçının değişken bir gözlem alanı olarak yarattığı denizde hareket, ışık ve yüzey arasındaki ilişki resmin anlatımını oluşturuyor.
Burada beni asıl yakalayan, eserin adıyla görüntüsü arasında oluşan gerilim. “Hayatta kalmak” oldukça sert bir ifade. Deniz ise uzaktan baktığımızda romantikleştirmeye alıştığımız bir görüntü. Can’ın resimlerinde bu iki zıt anlatı karşılaşınca seyredilecek bir güzellikten ziyade içinde varlığını sürdürmeye çalıştığımız devinim dolu bir alana dönüşüyor deniz. Belki hayatın kendisi de biraz böyle: üzerinde durduğumuzu sandığımız yüzey, biz daha ona alışamadan hareket ediyor. Nihan Kaya’nın Yüzmek, Yaşamak ve Olma Arzusu adlı kitabındaki, suda olma durumunun hayatın akışında var olmaya ne kadar benzediğine dair ifadelerini hatırlıyorum esere bakarken.
Bir An, En Fazla Ne Kadar Sıradan Olabilir? Deniz Pelister

Deniz Pelister’in pratiği gözlem ile kurgu arasındaki ince bölgede şeklini alıyor. Gündelik hayattan aldığı sıradan anlar, resimlerinde yeniden düzenlenerek başka ilişkilerin ve ihtimallerin doğduğu sahnelere dönüşüyor. Watchlist’te yer alan 2025 tarihli isimsiz işi de bu yaklaşımın bir parçası.
Pelister, gündelik olanı olağanüstüleştirmeden ona yeniden bakmamızı sağlıyor. Ne muhteşem değil mi? Çünkü belki de bir anı “sıradan” yapan şey gerçekten sıradan olması değil, onu “yeterince yaşamış” olmamız. Gözlem ile kurgu arasındaki sınır bulanıklaştığında resim, gördüğümüz dünyanın kaydı olmaktan çıkıp dünyanın başka türlü kurulabileceğinin bir ihtimaline dönüşüyor. Bunu yapabilmek, benim için bir süper güçtür.
Bedenin Üzerine Yazılanlar: Funda Alkan

Funda Alkan’ın Palimpsest’inde dikiş ve katmanlama gibi el işçiliğine dayanan yöntemler, kadın bedeni üzerine kurulmuş toplumsal normlarla buluşuyor. Yünle tuval üzerine elde işlenen bu eser, böylelikle yalnızca görülen değil neredeyse dokunularak okunabilecek bir yüzeye sahip oluyor.
Palimpsest sözcüğü, en temel anlamıyla üzerindeki eski yazı silinip kazınarak yeniden yazılmış el yazması veya parşömen demektir. Fakat günümüzde özellikle edebiyat, sanat, mimarlık ve kültür kuramında mecazi bir anlamda kullanılmakta. “Eski katmanların tamamen yok olmadığı, yeni olanın onların üzerine eklendiği ve geçmişin izlerinin hâlâ görülebildiği” demektir palimpsest.
Bir fikir olarak “Palimpsest”, burada özellikle güçlü. Silinen ama izi tamamen kaybolmayan, üzerine tekrar tekrar yazılan bir yüzey düşünün. Kadın bedeni de toplum içerisinde biraz böyle işlemiyor mu zaten? Nasıl görünmesi, davranması, yaşlanması, neyi saklaması veya göstermesi beklendiğine ilişkin kurallar kuşaklar boyunca aynı yüzeye tekrar tekrar yazılıyor. Alkan’ın katmanlarının bu nedenle yalnızca malzemeye değil, bedenin taşıdığı toplumsal hafızaya da ait olduğunu düşünüyorum.
Doğayı Resmetmek Yerine Onu Yaşamak: İlayda Kepez

İlayda Kepez’in No One Saw it Bloom adlı çalışması, doğayı biçimsel olarak taklit etmekten özellikle uzak. Sanatçı bunun yerine doğayla aynı anda titreşen, hareketli bir varoluş hâlinin peşinden gittiği fark ediliyor.
Bu ayrımı seviyorum çünkü doğayı resmetmek ile doğanın çalışma biçimini düşünmek aynı şey değil. Birincisinde insan çoğu zaman gözlemci olarak dışarıda kalıyor, ikincisinde ise mesafeden bahsetmek oldukça zor. Kepez’in yaklaşımı doğayı, karşısına geçip baktığımız bir görüntüden çok bizim de bir parçası olduğumuz bir sonsuz süreç olarak düşündürüyor. Belki de “kimsenin açtığını görmediği” bir şey, tam da biz bakmıyorken yaşamaya devam ettiği için özgür olabilmektedir.
Yaşadığımız Yer Yaşatır Bizi: Sedat Akdoğan

Sedat Akdoğan’ın İnsanın Yaşadığı Yer Hakkında adlı çalışması insanın yaşadığı mekânla kurduğu ilişkiye, mekânsal belleğe ve insan-doğa gerilimine odaklanıyor.
“İnsanın yaşadığı yer” ifadesi ilk bakışta basit gelebilir. Fakat bu ifadenin, üzerine düşünüldükçe tuhaflaştığını hemen fark edebiliriz. Çünkü yaşadığımız yer hiçbir zaman yalnızca bulunduğumuz koordinat değil. Hatıralarımızla, alışkanlıklarımızla, kaybettiklerimizle ve orada bıraktığımız izlerle katmanlanıyor. Biz mekânları dönüştürürken mekânların da bizi dönüştürüyor. Akdoğan’ın işi bu yüzden insanın bir yere sahip olmasından çok, bir yer tarafından şekillendirilmesi üzerine argüman sunuyor.
Yüzeyin Altındaki Bir Başka Yüzey: İsmet

İsmet’in isimsiz çalışmasında yüzey, pasif bir taşıyıcı unsur değil. Sanatçı doğadaki büyüme, katmanlaşma, derinleşme ve dönüşüm süreçlerinden hareket ediyor. Boya, ışığı yönlendiren ve bakış değiştikçe kendisi de değişiyormuş hissi yaratan yaşayan bir yapı hâline geliyor.
Belki de burada resmin “ne anlattığını” aramak baştan yanlış. Çünkü sanatçının işinde anlam, görüntünün arkasında saklı kalmayıp yüzeyin kendisinde var oluyor. Bir şeye uzun süre baktığımızda onun aynı kalacağını varsayıyoruz; oysa değişen ışıkla, mesafeyle ve kendi bakışımızla birlikte görüntü de değişiyor. Böylece izlemek, pasif bir eylem olmaktan belki de ebediyen çıkıyor.
Geri Sarılabilirliğin Kırılganlığı: Mahmut Can Akagündüz

Mahmut Can Akagündüz’ün Kayıt adlı çalışmasında kasetler yalnızca sanatçının kullanmayı tercih ettiği bir eser malzemesi değil. Onlar, ön geçmişin izlerini taşıyan yüzeylere dönüşüyor. Üstelik sanatçı doğrudan kasetlerin üzerine yağlıboyayla müdahale ediyor.
Kaset fikrinin kendisi bile hafızaya kavramıyla dolu. Kaydetmek, saklamak ve yeniden dinlemek için üretilmiş bir nesnenin üzerine resim yapmak, geçmişi yalnızca hatırlamanın ötesine taşıyıp ona fiziksel olarak müdahale etmek gibi. Hafıza da zaten böyle çalışmıyor mu aslında? Geçmişi hiçbir zaman olduğu hâliyle geri çağırmıyoruz; her hatırlayışımızda üzerine birtakım resimler yapıyor, biraz siliyor, geriye kalanın büyük kısmını yeniden kaydediyoruz. Dolayısıyla Kayıt, bana kayıt tutmanın aslında ne kadar pamuk ipliğine bağlı bir eylem olduğunu düşürüyor aklıma.
Çocukluğun Hayaletleri: Mehtap Yayla

Mehtap Yayla’nın Eter’i soyut unsurları hafıza, çocukluk ve dönüşüm etrafında bir araya getiriyor. Saydamlaşan figürler geçmiş ile bugün, görünür olanla gizlenen arasındaki geçişleri sırtlıyor.
Düşününce çocukluk hafızasının kendisi de biraz eter gibi değil midir? Orada olduğunu biliyoruz fakat tutmaya çalıştığımız anda biçimi değişiyor. Bazı görüntüler netken bazıları yalnızca bir ses, bir renk, bir histen ibaret. Yayla’nın saydam figürlerinde bu yüzden yalnızca geçmişi değil, geçmişi hatırlamaya çalışan bugünkü insanı da görüyorum. Hatırlamak burada geri dönmek değil; kaybolmuş olanın çevresinde dolaşmak, acele etmeden…
Nesnelerin Ciddiyetini Bozmak: Bülent Ekiz
Bülent Ekiz gündelik hayattan tanıdığımız nesneleri oyunbaz bir görsel dille yeniden yorumluyor. Watchlist’te yer alan No:1 de bu yaklaşımın, karışık tekniklerle tuval üzerinde kurulmuş bir örneği.
Ekiz’in yaklaşımında bana çekici gelen şey, sıradan nesnenin sanat alanına girdiğinde illa ağırbaşlı olmak zorunda olmadığını hatırlatması. Gündelik hayat zaten nesnelerle çevrili. Onları kullanıyor, tüketiyor, bir süre sonra ise bu nesneleri gerçekten görmemeye başlıyoruz. Oyunbazlık, burada yüzeysel bir neşeden ziyade bir tür görme alışkanlığını bozma yöntemi hâline geliyor. Bazen bir nesneyi yeniden görebilmek için ona biraz da ciddiyetten uzak yaklaşmak gerekiyor.
Bir Bakılacaklar Listesinin İçindeki Sürpriz Değeri
PG Watchlist’in sonunda bende kalan şey, tek tek hangi eseri daha fazla sevdiğimden çok izlemek eylemi üzerinden yaşadığım bir macera yolculuğu oluyor.
Çünkü bir sanatçıyı keşfedip öğrenmek, yalnızca bugün yaptığı işe bakmak değil; onun henüz yapmadığı, yapmakta olabileceği işleri de merak etmek. Belki de bu nedenle bir watchlist, retrospektifin tam tersidir. Retrospektif geriye dönüp bir sanatçının nereden nereye geldiğini anlamaya çalışır, watchlist ileriye bakmakta. Birbirinden özgün bu dokuz sanatçının yan yana gelişi bize küçük bir çağdaş sanat panoraması da bırakıyor. Dokuz ayrı sanatçı, dokuz ayrı mesele.
Sanat dünyasında birilerini sürekli kategorilere, akımlara, kuşaklara ve ortak eğilimlere yerleştirmeye çalışıyoruz. Oysa bazen bir sanatçıyı izlemenin daha basit bir nedeni olabilir: Henüz bilmemek ve merak etmek.
Asla kaçırılmaması gerektiğini düşündüğüm PG Watchlist’i 29 Ağustos’a kadar ziyaret edebilirsiniz.
%20kuru%20kalem%20ve%20grafit%2059x82%20cm.jpg)

