Sahi, siz perdesi aralık bir evin camından içerde üstünü çıkartan bir kadın görseniz ne yaparsınız? Kendinizi tutamayıp izler misiniz yoksa “umarım kötü niyetli biri görmez” düşüncesi ile başınızı öne eğip yolunuza devam mı edersiniz? Peki sizi utandıracak, küçük bir suç işlemiş olsanız ve bu suç aslında oldukça masum birinin üstüne kalsa, hayatınızın düzenini bozmamak için susar mısınız yoksa suçu üstlenir misiniz? Hadi bunların hepsini geçtim. En yakın arkadaşınız eşini aldatıyorsa ve hatta hamilelik söz konusu ise nasıl tepki verirsiniz?
Yaşarken her gün, her dakika ahlaki bir karar veriyoruz aslında. Her adımımızda, bir başkasının ve kendimizin kaderini belirliyoruz farkında olmadan. Bütün mesele toplumda daha iyi bir yerde olmamız mı yoksa yatağa başımızı rahat koyabilmemiz mi? Bence ikisi de değil. Önemli olan, bilincinde olmamız ve vicdanımızı duymamız. Çünkü çoğu kişi, egosunun ve sosyal statüsünün gürültüsü içinde vicdanının varlığını bile hatırlamıyor.
Perde filmini izlerken hiç sıkılmadan sürekli bir sorgulama haline geçiyor insan. Film bittikten sonra da aklınızda dönmeye devam ediyor sorular. Oysa her gün hepimizin başına gelebilecek olaylar bunlar. Hepimiz hiç beklemediğimiz bir anda kendimizi o masada, o koltukta, o camda bulabiliriz.
Aklımda bu sorularla filmi başrol oyuncularından (istisnasız tüm işlerinde izlemeye doyamadığımız) Tülin Özen ve hem senarist hem yönetmen Özkan Çelik ile konuştuk.

TÜLİN ÖZEN
Canlandıracağınız bir karakteri tanırken, onu anlamaktan ziyade haklı bulmak, onunla aynı tarafta olmak önemli mi sizin için?
Karakteri ‘tanırken’ haklı bulmak değil ama anlamak önemli. Hayat koşullarını, eksiklerini, ihtiyaçlarını, hayatını sürdürebilmek ve istediklerine ulaşmak için hangi ilişkileri kurduğunu anlamak önemli. O aşamada hak vermek zorunluluğuyla başlamıyorsun ama karakteri ‘oynarken’ bu kadar tanıdıktan ve anladıktan sonra her anına hak veriyorsun. Sonuçta biri adına bir hayat ve varoluş mücadelesi veriyorsun seyircinin şahit olduğu zaman diliminde. Ama bu hak veriş tabi ki Tülin’in oynadığı karakteri desteklediği anlamına gelen bir şey değil. Orada filmin bakış açısı önemli.
Bazen bazı karakterlerin akıbetini merak ediyor musunuz, aklınızda kendi devam hikayenizi yazıyor musunuz? Mesela Perde’de canlandırdığınız Zeynep sonradan aynı hayatına devam edebildi mi?
Hepsini hayata teslim ediyorum. Bir yerlerde nefes almaya devam ediyorlar gibi hissetmek eğlenceli bir his. Ara ara aklıma gelen eski arkadaşlar gibi oluyorlar. Perde’deki Zeynep devam etmiştir tabii ki en ‘dertli prenses’ şekilde hayatına :)
Perde’deki karı koca ilişkilerine bakınca sizi en çok ne sinirlendiriyor ya da tetikliyor? Hangi eş (erkek ya da kadın) sizin tahammülünüzü zorlar gerçek hayatta?
Perde’deki her karakter, tek başına elde ettiğini düşündüğü etiketleri dağılmasın diye gerekirse yalan söyleyerek, gerekirse en sevdiklerini satarak, gerekirse kavramların tarifiyle oynayarak kuyruğu dik tutmaya çalışıyor. Bizim oynadığımız çiftte ise; onların birbiriyle evli olması kendileri için taktıkları etiketin en önemli maddesi. Aile ya da evlilik adı altında yapılan bu yalancılık en çok sinirlendiğim şey tabii ama her karakter için bu riyakarlıkları görebiliyoruz filmde.
Filmdeki gibi, tacize uğrayan bir kadın hakkında “ama o da öyle yapmasaydı” diyen başka kadınların var olduğunu bilmek, mücadeleye dair ne hissettiriyor?
Uzun ve karmaşık bir yol olduğunu hissettiriyor. Bu konudaki kafa yapısının sadece kadının kadını küçümsediği ya da ahlak bekçiliği yaptığı ya da kıskandığı üzerinden değil, tüm bir “ahlak nedir, özgürlük nedir, sınırlar nedir” üzerinden kadın-erkek ve herkes tarafından konuşulması gerektiğini hissettiriyor. Bunu diyen insanların çoğunun da ‘kadını küçümseyeceğiz’ diyerek yapmadığını biliyoruz çünkü. O zaman da sadece kadının-kadına dilinin değişmesi değil; her iki bakış açısı için de özgürleştirici olacak şekilde hayatın dinamiklerin de değişmesi gerekmekte.
Filmin büyük çoğunlukla bir masa etrafında geçmesi ve çözümlenmesi filme neler kattı sizce?
Teknik olarak çekilebilir bir hale geldi, öncelikle yapılabilmesi adına onu söyleyebilirim. Ama his olarak tek bir gecede ve mekanda geçmesi, kutlama gibi başlayıp hesaplaşma gibi bir yere gitmesi zaman ve mekan kısıtlaması yaratıyor. Bence bu tür hikayelerde neredeyse nefes aldırmayan bir aciliyet ya da sıkışmışlık hissi akışı dinamikleştiriyor. Bir de ister istemez seyircide de “o sırada o ana beraber şahit oluyoruz” hissini arttırıyor.
Hiç önünden geçtiğiniz evlerin perdelerinin arkasında neler olduğunu merak ettiniz mi?
Tabi ki. Bu, nerdeyse mesleğimin tarifinde var.

Bir süredir dizilerde yoksunuz. Türkiye’de kadın karakterlerin yazılışında sizi en çok rahatsız eden tekrarlar neler?
Türkiye’de kadın-erkek bir şey yazılamamasını bir taraftan çok normal buluyorum. 120 küsür dakika yazılan, başında sansür ve reyting dersi olan, sosyal medya dönüşlerinin senaristin fikrinden daha önemli bulunduğu bir işten kaliteli ve güzel bir karakter beklemenin bir mucize beklemek olduğunu düşünüyorum. İlk 3 bölüm tadımlık güzel yazılabilir. Ama bu karakterlerin sonrasında sünmemesi, sıkıcılaşmaması, didaktikleşmemesi ya da sapıtmaması eskiden 45-50 hadi 90 dakikalarda ve daha serbestken oluyordu. Bir de kontrolü ilişki “shipleyen”lere vermediğinizde mümkündü. Bu sebeplerle kadın karakterler de en az erkekler kadar yanlış kuruluyor diye düşünüyorum.
Son zamanlarda izlediğiniz, en sevdiğiniz tiyatro oyunları hangileri?
Son zamanlarda o kadar oynayıp duruyorum ki bu sene ilk defa izleyici tarafım çalışmıyor tiyatro için. Ama yine de Jonas’la Evlenmek, Filler ve Karıncalar, 9/8 ‘lik Kıyamet, En iyi İkinci, Seni Uzaktan Sevmek, Güneşin Oğlu, Pera’da bir Lola bu sene ve geçen senenin sonunda gidip hala devam eden ve ilk aklıma gelen önerebileceğim oyunlar.
Tiyatro sahnesine çıkmadan son 1 dakikada neler yapıyorsunuz?
Hatırlatma cümlelerim vardır hikayeme dair; onları çabucak geçiririm ama bana yüklü bir konsantrasyon yaratmayan basit cümleler olmasına çalışırım. Kendimin nasıl bir histe olduğuna bakarım. Kendimle ilgili en net farkında olduğum şeyi aklımdan geçiririm. Bunlar hep basitçe ve dediğiniz gibi son bir dakikada yapılan şeylerdir.
Podbee var bir de… Kurarken bu kadar potansiyeli olacağını düşünmüş müydünüz?
Kuruluş aşamasından beri varım Podbee’de. Çok güzel bir mecra olacağını ve kalabalıklaşacağını düşündüm. Ama ‘potansiyel’ kelimesi bana finansal ya da etki yaratmak gibi anlam taşıdığı için o kelimeyle düşünmedim. Beceremem de zaten yalan olmasın.
Podcastin bu kadar sevilme nedeni ne sizce?
Hızlı geçen ve herkesin sürekli “2-3 işle uğraşmam gerekiyor” diye düşündüğü günümüzde, bir ekrana bağlanma derdi olmadan akan bir mecra podcast. O anlamda çok daha özgür bir mecra. Fikri olan insanın bir taraftan da kostüm seçmesi, sağına soluna, konu seçimine dikkat etmesi gerekmiyor.
Sıradaki işleriniz neler?
Sırada İstanbul Hatırası diye bir dijital platform dizi işi için sete girmek ve devam eden Canavar, Nora 2, Ballı Süt, Çerkes Rıdvan oyunlarımın gösterimleri var.

ÖZKAN ÇELİK
Filmin hikayesi nasıl çıktı ortaya?
Benim en büyük korkularımdan birisi yanlış anlaşılmak ve kendimi açıklanamayacak bir durumda bulmak. Evim giriş katında ve her akşam bahçede kedileri besliyorum. Kedileri beslerken eşimi salonda görüyorum. Bir akşam eşimi gördüğümde, “gördüğüm kişi eşim değil de başka bir kadın olsa, beni bu böyle bir durumda görse kendimi nasıl açıklarım” diye düşünürken buldum. Sadece bir fikir olarak kaldı. Cem Zeynel ile uzun yıllardır tanışıyoruz. Fikirlerine güvendiğim bir arkadaşım. Bu fikri Cem Zeynel Kılıç ile paylaştım. Fikri beğendi ve o da başka fikirler verdi. Bunun üzerine hikaye hakkında konuşmaya başladık. Aslında nelerden rahatsız oluyoruz, çevremizde gördüğümüz iki yüzlülükleri bir anda hikayeye eklemeye başladık. Sonra neden beraber senaryoyu yazmıyoruz diye konuşup senaryoyu yazmaya başladık. Pandemi döneminde bu hikaye ortaya çıktı. Filmin tek mekanda geçmesinin en büyük nedeni de pandemi döneminde yaşadıklarımız ve bu olanaklarla tek mekanda film yapabileceğimizi düşünmemizdi.
Peki bu tek mekan seçimi ya da zorunluluğunun monotonlaşmaması için özellikle dikkat ettiğiniz noktalar var mıydı?
Tek mekanda ve çoğunlukla bir masa etrafında karakterlerin konuştuğu bir fikir monoton gelebilir ama senaryomuz filmin monoton bir hale gelmesine izin vermezdi. Tempolu, merak unsuru ön planda olan, ritimli bir hikaye olmasına öncelik verdik. Çünkü tempo ve ritim olmazsa bu hikayenin ilgi çekici olmayacağını biliyorduk. Filmde, oyunculukların gerçekçi ama karakterlerin düştüğü durumun komik olmasının yarattığı tezat ile seyri kolay ama derdi olan bir film olmasına özen gösterdik.
İzleyicinin karakterle empati kurması mı daha önemli sizin için, yoksa onları anlamaya çalışması mı?
Filmimiz, zengin yoksul fark etmeksizin insanların kendi çıkarı söz konusu olduğunda nasıl iki yüzlü olabileceklerine dair bir hikaye. Bu filmde her karakterin ikiyüzlülüğünü vermeye çalıştık. Ama bunu yaparken de karakterlerin açısından bakıldığında az da olsa haklılık payı olmasına özen gösterdik. İzleyicilerin, bir noktada "Ben olsam ne yapardım?" diye sormasını istedik.
Filmin en gerilimli noktalarında bile arkadaki “herkesin hayatı olabilir” hissini korumayı nasıl başardınız?
Çünkü olayların merkezinde çok temel, evrensel insani zaaflar var. Karakterlerin yaşadıkları olaylar herkesin başına gelebilecek, her arkadaşlıkta görebileceğimiz olaylar. Tansiyon ne kadar yükselirse yükselsin, ego, statü kaybetme korkusu, suçluluk duygusu, sınıf farkı, güçlünün zayıfı ezmesi gibi konular günlük hayatta karşımıza çıkan durumlar. Hikayeyi fantastik veya aşırı uç bir duruma taşımak yerine, herkesin kapalı kapılar ardında yaşayabileceği ahlaki ikilemlerin etrafında ördük.
Film bittikten sonra yaşananların daha adil bir yere varmasını istediğiniz oldu mu yoksa zaten herkes hak ettiğini mi yaşadı?
Dünya adil değil ve bu düzenin bizim anlattığımız karakterlerin özelinde adil bir yere varabilmesi mümkün değildi. Zaten bu amaçla yola çıkmadık.
PERDE
Yönetmen Özkan Çelik
Senarist Özkan Çelik, Cem Zeynel Kılıç
Oyuncular: Tülin Özen, Cem Zeynel Kılıç, İpek Türktan


%20(2).jpg)
%20(3).jpg)
