Daha önce 2011’de Rock’n Coke sahnesinde daha sonra da yurtdışında bir festivalde izlediğim grubun seneler sonra hala bu kadar enerji dolu olması, müziği hiç bırakmamanın sihri olsa gerek. Hatta seneler içinde daha bile iyi olduklarını söyleyebilirim. Keşke yakın zamanda yine bir açık hava festivali için İstanbul’a gelseler!
Bildiğim kadarıyla yeni albümünüzün kayıtları sırasında kemoterapi görüyordunuz.
Görmeye hâlâ devam ediyorum.
Gerçekten mi? Bunu duyduğuma çok üzüldüm.
Önemli değil. Yalnızca bir seansım kaldı.
Bu çok iyi haber. Peki bu süreç hakkında nasıl hissediyorsunuz?
Nefret ediyorum.
Elbette, çok anlaşılır. Şunu sormak istemiştim: Kemoterapi, müziği ya da ritmi duyma biçiminizi nasıl değiştirdi? Zamanı algılama şeklinizi etkiledi mi mesela?
Kemoterapi ve bu hastalığa, kansere sahip olmak hayata bakış açımı tamamen değiştirdi. Her anı çok daha fazla takdir etmemi sağladı. Artık her gün gülümsediğimden emin oluyorum. Surat asmaya ayıracak vaktim yok.
Çevremde kemoterapi gören arkadaşlarım var. Umarım siz de bunu en kısa zamanda atlatırsınız.
Atlattım bile, hayatım. Kanser bir buçuk yıldan uzun süre önce ortadan kayboldu. Fakat o zamandan beri aralıksız kemoterapi görmek zorunda kaldım. Yani ben iyiyim. Artık bana zarar veren şey kemoterapinin kendisi. Ama turneyi bitirdikten sonra yalnızca bir seansım kalacak. En güzeli de şu: Alabileceğim en iyi ilaç grupla çalmak. Çünkü birlikte çok iyi vakit geçiriyoruz ve aramızda çok güzel bir enerji var. Benim iyileşme sürecim de bu.
Neredeyse 30 yılın ardından hâlâ bunu söylemeniz inanılmaz. Bunca yıl sizi devam ettiren neydi? Kendisini tekrar eden, yalnızca geçmişiyle yaşayan bir grup olmak yerine canlı, yaşayan bir grup olarak kalmayı nasıl başardınız?
Sanırım bu, grubun duruşuyla ilgili. Biz her zaman yeni müzikler dinliyoruz ve şarkı yazmaya devam ediyoruz. Yalnızca eski müzik kataloğuyla yaşayan bir “miras grubu” olmamaya karar verdik. Eski şarkılarımız elbette orada duruyor ama biz yeni müzik yaratmayı seviyoruz. Kulağa pek mantıklı gelmese de hâlâ büyüyoruz, hâlâ gelişiyoruz. Bence grubumuzdaki enerjinin çok iyi olması da bunda etkili. Çok güzel bir enerjimiz var ve bu enerji sahneden dışarı taşıyor. Hiçbirimiz bu deneyimi başka insanlarla yeniden yaşayamazdık. Çok şanslıydık, her şey bizim için yolunda gitti.
Biz de sizin dinleyiciniz olduğumuz için şanslıyız.
Evet, evet. Biz de size sahip olduğumuz için şanslıyız.

O hâlde 2011’deki İstanbul konserinden bugüne değişmeden kalan şeyin enerjiniz olduğunu söyleyebilir miyiz?
Kesinlikle. Hatta enerjimiz şimdi o zamankinden daha iyi.
Buna eminim. Çünkü yeni albümüz The Painful Truth, (Acı Gerçek) beklediğimin bile ötesinde bir albüm. Bu albümü yaptığınız için teşekkür ederim. Eski şarkılarınızda bir öfke var. En duygusal, en kişisel meselelerden söz ettiğinizde bile o öfke vardı ve belli ki devam ediyor. Yaşlandıkça, dünyayı daha iyi anladıkça ve dünyanın böylesine delirdiği bir dönemde yaşarken bu öfke nasıl bir değişim geçirdi?
Gerçekten delirmiş bir gezegende yaşıyoruz şu an. (Durup başını sallıyor)
Evet. İnsanların yalancı, ırkçı ya da sahtekâr olduklarını artık bu kadar açıkça gösterebilmelerini anlayamıyorum.
Biliyorum. Çok tuhaf. Sanki başka bir boyuta geçtik. Bir şey oldu ve bir rüya hâline girdik. Hiçbir şey anlamlı gelmiyor. Fakat bu durum beni de değiştirdi. Kim olduğumuz ve ne söylediğimiz konusunda beni, aslında hepimizi, daha kararlı hâle getirdi. Çünkü gezegenin geri kalanının açıkça delirdiği ortada.
Peki müzik, insanların gerçeği anlamasına hâlâ yardımcı olabilir mi?
Mesele şu: Gerçek nedir? Herkesin gerçeği farklıdır.
Aslında final sorum olacaktı bu: Gerçek nedir?
Gerçek şu ki herkesin gerçeği farklıdır. Kendi gerçeğinizle rahatsanız, mesele de orada bitiyor. Yeter ki bu gerçeğe olumsuz duygular bağlamayın. Çünkü enerji enerjiyi yaratır. Suçluluk, öfke ya da benzeri duygular taşıyorsanız, bunlar aynı enerjiyi size geri getirir. Bu yüzden biz öfkelendiğimizde gülüyoruz. Her şeyi tiye alıyoruz. Mesela “Cheers” adlı şarkımız, bir bakıma insan ırkının bütün bu saçmalığına adandı. Gezegeni yok ediyoruz, hayvanları öldürüyoruz, kendimize de hiçbir faydamız dokunmuyor. Bu yüzden dünyanın sonuna şerefe! Şerefe! Cheers!
Peki sizin “acı gerçeğiniz” nedir?
Albümün adı Skin’le yaptığım bir konuşmadan çıktı. Kanserle geçen zamanımın nasıl olduğunu anlatıyordum ve “Bu acı bir gerçek” dedim. O da “İşte albümün adı bu” dedi. Böylece albümün adı ortaya çıktı.

SKIN OLAĞANÜSTÜ BİR KADIN
Skin demişken, Skin’i sahneden izlemek nasıl bir duygu?
Muhteşem. O gerçekten birinci sınıf bir sanatçı. Bana güvenin, tanıdığım en inanılmaz insanlardan biri o. 35 yıldır arkadaşız. Gerçekten olağanüstü bir kadın. Bu nedenle her sabah uyanmak için güzel bir sebebim var. Andrew, Mark, Ace, bütün ekibimiz, bütün ailemiz çok güzel insanlar. Menajerlik ekibimiz de öyle, herkes. Bunca zamanın ardından doğru enerjiyi hayatımıza çekmeyi başardık. Uzun zaman aldı ama artık doğru yerdeyiz. Bu da sahneye çıktığımızda mutlaka ortaya çıkıyor. Bütün sevgiyi ve eğlenceyi orada görüyorsunuz. Biz sahneye dünyaya öfkemizi taşımıyoruz. Küçük bir sevgi balonunun içinde, bu saçma dünyayla dalga geçiyoruz.
Canlı müziğin en güzel yanı da bu aslında.
Benim müzik yapmamın tek nedeni zaten canlı çalmak.
Grubu ilk kurduğunuzda, gençken böyle bir zamanı 50’li, 60’lı yaşlarınızda hâlâ sahnede olmayı hayal ediyor muydun?
Bunca yıl sonra her zamankinden daha iyi durumda olacağımızı hayal etmek bile rüya gibi olurdu. Elbette bu bir rüya. Bir gün bunun gerçeğimiz olacağını düşünecek kadar kendini beğenmiş biri değildim. Ama buraya gelebildiğimiz için çok minnettarım. Gerçekten çok minnettarım.
Peki seyircinin değişimi hakkında ne düşünüyorsunuz? Herkesin sizi telefonuyla kaydetmesini görmek nasıl hissettiriyor?
İçinde yaşadığımız dünya bu. Hiç umurumda değil, gerçekten hiç rahatsız olmuyorum. Her şey değişir. Plakların kullanılmamaya başladığı zamanı hatırlıyorum. Kasetçalarların ortadan kalktığı zamanı hatırlıyorum. Davul makineleri ilk çıktığında bütün davulcular “Eyvah, artık bize ihtiyaç kalmayacak” diyordu. Değişim insanlarda korku yaratıyor. Ama ben hayatım boyunca yeterince değişim gördüm ve korkulacak bir şey olmadığını biliyorum. Değişimi kucaklayın. Yarının geleceğini kabul edin.
Öfkelendiğim zaman bunu aklımda tutacağım.
Evet. Öfke, karşınızda cezalandırabileceğiniz bir ırkçı olmadığı sürece oldukça işe yaramaz bir duygu. Bir ırkçıyı cezalandırmak harika bir karşılık olabilir ama bunun dışında öfke pek işe yaramıyor. Öfkemizi müziğimize yönlendirmemiz gerekiyor. Ben Donald Trump’a bile öfkeli değilim. (O sırada ben nasıl anlamında bir yüz ifadesi yapıyorum) Gerçi, durun, cümlemi bitirmedim. Donald Trump’a öfkeli değilim ama onu idam ettirmeyi çok isterdim.
Çok iyi anlıyorum.
O yalnızca bütün bu aptallığın, deliliğin ve çılgınlığın vücut bulmuş hâli. Bunu o kadar pervasızca yapabiliyor, çünkü buna izin veriliyor ve önü açılıyor. Bütün bunları tek başına yapamaz. Onu destekleyen insanların olması gerekiyor. Onaylayan, cesaretlendiren ve yaptıklarını mümkün kılan insanların olması gerekiyor. Bu da bana o budalanın etrafının başka budalalarla çevrili olduğunu gösteriyor. Aslında beni Trump’ın kendisinden daha fazla öfkelendiren şey de gördüğü destek. Evet. Ama o zaman Trump’ı idam edersem onu destekleyen herkesi de idam etmem gerekir. İşte o noktada iş komikleşiyor. Çünkü gezegenin yarısını idam etmem gerekir. Aman Tanrım, bu çok büyük bir iş olur.
Ordunuzdayım.
Tamam, güzel. Önümüzde büyük bir iş var ama eminim üstesinden geliriz.
Elbette geliriz!

Bu arada dünyayı güzelleştirmek için idamdan daha güzel şeyler yapıyorsunuz, müzik öğrencilerine tüm okul hayatlarını destekleyen burs veriyordunuz. Bu devam ediyor mu?
Evet, evet. Bunu hâlâ her yıl yapıyoruz. Bu yıl bursu alacak kişiye de kısa süre önce karar verdik. Elimizden geldiğince insanlara yardımcı olmaya ve onların önünü açmaya çalışıyoruz. Beni güldüren şey de bu. Dünyaya bakıyorum ve herkesin birazcık değişmesi hâlinde neler olabileceğini düşünüyorum. İnsanlar bu kadar açgözlü ve kendilerine bu kadar düşkün olmak yerine güne birine yardım etmek isteyerek başlasalar… Yalnızca birine iyi davranmak isteseniz ve gününüz bunun üzerine kurulu olsa dünya çok daha iyi bir yer olurdu. Gerçekleştirmemiz gereken değişim aslında çok büyük değil.
Evet, keşke bunun farkına daha çok insan varabilese. Hepimiz Skin’in sesini ve şarkı sözlerini seviyoruz. Ama aynı zamanda sizin basınıza da delicesine âşığım. Sizin basınız olmasa şarkı sözleri bile biraz daha sönük kalabilirdi. Yaptığınız bütün şarkıları düşündüğünüzde, bas açısından en sevdikleriniz hangileri?
Teşekkür ederim. “All in the Name of Pity”, “Selling Jesus”, “Intellectualise My Blackness”, “I Can Dream”, “Tracy’s Flaw”... Çok fazla var. “Animal” da olabilir. Gerçekten çok fazla. Bazen sade bas partilerini, bazen de karmaşık olanları seviyorum. Önemli olan şarkıya katkıda bulunması. Bas, Skin’in üzerinde durabileceği bir platform yaratıyor. Üstelik mesele yalnızca ben değilim. Ben ancak Mark sayesinde bu kadar iyi duyuluyorum. Mark beni iyi gösteriyor. Biz parçalarımızın toplamından daha fazlasıyız. Herkesi tek tek ele aldığınızda, her biri yaptığı işte çok iyi. Fakat hepsini bir araya getirdiğinizde ortaya olması gerekenden çok daha büyük bir şey çıkıyor. Çünkü herkes kalbinden çalıyor. Bu grupta bulunmanın en temel şartı da bu.
Son albümden en sevdiğim şarkılardan biri, muhtemelen herkesin de çok sevdiği “An Artist Is an Artist”. Şarkının hikâyesini anlatabilir misiniz? Sizce sosyal medya bugün sanatçıyı nasıl gösteriyor?
Sosyal medya bütün klişeleri ve kalıplaşmış fikirleri teşvik ediyor. Müzik endüstrisi de giderek daha genç sanatçıları öne çıkaracak şekilde kurulmuş ve mekanikleşmiş durumda. Çok ünlü ve popüler, bir sanatçı değilseniz bu müzik endüstrisinde ileri yaşta size pek yer yok. Herkes yaş konusunda fazlasıyla takıntılı. Sürekli yaşla ilgileniyorlar. Şarkı da bunu anlatıyor: Bir sanatçı, sanatçıdır. Tabii gerçekten sanatçıysanız. Değilseniz yalnızca yaşlısınızdır.
Demek genç kalmanın yolu bu.
Bak, genç kalmanın yolu müzik yapmaktır. İçinizdeki çocuğu hayatta tutar. Bana güvenin, ben hâlâ bir bebeğim.


%20(2).jpg)
%20(3).jpg)
