Published in  
Güzel Rastlantılar
 on  
January 12, 2026

THOMAS RAGGI VE ROCK'N ROLL'ÜN DÖNÜŞÜ

En son zannedersem 25 sene kadar önce, müzik dünyasındaki yolculuğumun ilk dönemlerinde böyle bir şey yazmıştım. O zamanlar bazı mimarlık, sanat ve müzik dergilerinde yazılarım yayınlanırdı; izlenimlerimi aktarmaktan büyük keyif alırdım. Aradan çok ama çok uzun zaman geçti. İstanbul’dan sonra yeni şehrim Los Angeles’ta tekrar bir konser gecesini kaleme almak… Hele ki çok iyi isimlerin sahne aldığı bir albüm lansmanını anlatmak, benim için hem keyifli hem de heyecan verici bir başlangıç gibi geldi.
Tarih
12/1/26

THOMAS RAGGI VE ROCK'N ROLL'ÜN DÖNÜŞÜ

En son zannedersem 25 sene kadar önce, müzik dünyasındaki yolculuğumun ilk dönemlerinde böyle bir şey yazmıştım. O zamanlar bazı mimarlık, sanat ve müzik dergilerinde yazılarım yayınlanırdı; izlenimlerimi aktarmaktan büyük keyif alırdım. Aradan çok ama çok uzun zaman geçti. İstanbul’dan sonra yeni şehrim Los Angeles’ta tekrar bir konser gecesini kaleme almak… Hele ki çok iyi isimlerin sahne aldığı bir albüm lansmanını anlatmak, benim için hem keyifli hem de heyecan verici bir başlangıç gibi geldi.

Fotoğralar: Ilaria Leie
Tarih
12/1/26

THOMAS RAGGI VE ROCK'N ROLL'ÜN DÖNÜŞÜ

En son zannedersem 25 sene kadar önce, müzik dünyasındaki yolculuğumun ilk dönemlerinde böyle bir şey yazmıştım. O zamanlar bazı mimarlık, sanat ve müzik dergilerinde yazılarım yayınlanırdı; izlenimlerimi aktarmaktan büyük keyif alırdım. Aradan çok ama çok uzun zaman geçti. İstanbul’dan sonra yeni şehrim Los Angeles’ta tekrar bir konser gecesini kaleme almak… Hele ki çok iyi isimlerin sahne aldığı bir albüm lansmanını anlatmak, benim için hem keyifli hem de heyecan verici bir başlangıç gibi geldi.

Fotoğralar: Ilaria Leie

Çarşamba akşamı Sunset Boulevard boyunca yürürken her zamanki manzara vardı: eski neonlar, yıllardır aynı kalan tabelalar, yol kenarında sıralanan küçük dükkânlar… Her şey tanıdıktı ama içimde bu defa farklı bir merak vardı. Whisky a Go Go’nun önünde büyük bir kalabalık yoktu; girişte sadece birkaç kişi bekliyordu. İçeri adım attığım anda gece başlamıştı.

Mekânın içi, yılların izini saklamayan bir sadelikle karşılıyor insanı. Bar kapısının karşısında, sol tarafta, sahneye bakan küçük bistro tarzı oturma alanları vardı; kimsenin uzun süre işgal etmediği, bir içki alıp geçtiği doğal bir düzen. Erkenden gelen gençler sahne önünde yerlere oturmuş, konserin başlamasını bekliyordu. Loş ışıkların altında posterler, eski konserlerden kalan izler… Hepsi olduğu gibi duruyordu.

Efsanevi Whisky a Go Go’nun büyüsü belki de tam burada saklı. Dışarıdan bakınca sıradan bir yapı gibi ama içeri girince o duvarların hafızasıyla karşılaşıyor insan. The Doors’un ilk konserlerini verdiği, Janis Joplin’in ter döktüğü, Mötley Crüe’nun gençliğini yaşadığı bu sahne bugün hâlâ aynı nefesi taşıyor. Hiçbir şeyi cilalanmamış, hiçbir şeyi parlatılmamış. Olduğu gibi, gerçek.

Mekânda neredeyse herkes ünlüydü. Bazı yüzler tanıdıktı, bazılarını ise ilk kez görüyordum ama belli ki onlar birbirlerini çok iyi tanıyordu. Geçmişte aynı turnelerde yolları kesişmiş, aynı sahneleri paylaşmış insanlar… Sohbet ederken içeceklerini yudumlayışlarından bile o “Biz buradayız, hâlâ hayattayız ve rock hâlâ nefes alıyor” hissi geçiyordu. Sektörün önde gelen isimleri, büyük grupların üyeleri, yıllarca sahnelerin tozunu yutmuş müzisyenler… Hepsi oradaydı. Yaş ortalaması diye bir şey çıkarmak imkânsızdı; 7’den 70’e herkes aynı müziğin peşindeydi.

Bu yüzden lansman, sadece bir konser olmaktan çıktı. Rock’n’roll’un kemikleşmiş kitlesinin yeniden buluştuğu, yıllar sonra hasret giderdiği bir geceye dönüştü. Dışarıda dijital platformlarda “rock öldü mü?” tartışmaları sürerken, içeride tek bir kıvılcım bu soruyu anlamsız kıldı. Belki sorun rock’ın kendisinde değildi; gençliğe mesajı taşıyacak yeni enerjilerin, yeni yorumların ortaya çıkması gerekiyordu. 

Thomas Raggi

Raggi sahneye çıktığında mekândaki enerji bir anda toparlandı. Gitar tutuşundaki özgüven, seyirciyle kurduğu sıcak ilişki ve hiçbir zorlama taşımayan performansı, “Ben de buradayım ve bu benim yolum” der gibiydi.

Derken kulisten beklenen o büyük isim yürüdü: Tom Morello. Kalabalık hemen hareketlendi. Birlikte çaldıkları “Killing in the Name” enstrümantal yorumu, o klasik sert enerjiyi sahnenin her yerine yaydı.

Ve ardından gecenin en güzel sürprizlerinden biri gerçekleşti: Matt Sorum merdivenlerden neredeyse koşarak indi. Elindeki bagetlerle sahne ekipmanlarının arasından hızla geçip daracık davul setine adeta atlayışı, herkesin yüzünde aynı anda beliren şaşkın bir gülümsemeye dönüştü. Yaşı yetmişlere yaklaşmış bir rock ikonunun bu heyecanla sahneye gelmesi bile başlı başına bir alkış sebebiydi.

Thomas Raggi, Tom Morello, Matt Sorum

Sonra Nic Cester (Jet) sahneye çıktı. “Are You Gonna Be My Girl” gibi modern bir rock klasiğini söyleyen adamın sahnede ne demek olduğunu unutan varsa, o gece yeniden hatırladı. Nic’in sahne hâkimiyeti, şarkı içindeki molaları bile müziğin lehine kullanan ritmik zekâsı, gitar ve davul geçişlerindeki küçük ama etkili dokunuşları performansın gücünü belirginleştirdi.

Luke Spiller sahneye çıkar çıkmaz enerjiyi yükseltti. The Struts’ın “Could Have Been Me” ve “Body Talks” şarkılarındaki teatral, hareketli tavrı burada da aynı şekilde hissedildi. Küçük bir sahne olmasına rağmen enerjisinden hiçbir şey kaybetmedi. Teknik bir aksaklık yaşamasına rağmen hiç bozulmadan devam etmesi performansın doğallığını artırdı.

Thomas Raggi, UPSAHL

Ve gecenin sürprizlerinden biri: UPSAHL. Henüz kariyerinin başında olsa da sahnede çok daha deneyimli biri gibiydi. Pop söyleyebiliyor, rap söyleyebiliyor, rock söyleyebiliyor… ama hepsini aynı güçle söyleyen taze bir enerji. Özellikle Blondie’nin “Call Me” yorumunda sahnenin havası tamamen değişti; güçlü müzisyenlerle bir arada bu özgüvenle durması gecenin önemli anlarından biriydi.

Tüm bu güçlü isimlerin arasında Raggi kaybolmadı; aksine daha çok parladı. Sade duruşu, abartısız özgüveni ve müziği sahiplenme biçimi… Solo kariyerinin gelecekteki sinyalini fazlasıyla veriyordu.

Konser bittiğinde mekân bir anda boşalmadı; insanlar yavaş yavaş, sessizce dağılmaya başladı. Kapıdan çıkarken görevlilerin gecenin anısına poster dağıtıp “İsterseniz imza için kulis çıkışında sıraya katılabilirsiniz” diye yönlendirmesi oldukça ince bir davranıştı. Bir mekânın tarihini nasıl koruduğu bazen sahnedeki isimlerle değil, böyle küçük ama anlamlı detaylarla anlaşılır. Loş ışıkların altındaki bu sade hareketlilik, gecenin ruhunu tamamlayan son bir dokunuş gibiydi.

Konserden sonra yazıyı hemen kaleme almadım. Biraz bekledim, çünkü albümün tamamının yayınlanmasını  görmek istedim. Lansmanda olmayan isimlerin albümdeki katkılarını merak ettim; dinledikçe içimden “Ya o gece onlar da sahnede olsaydı?” diye geçirdim.

Ama belki de en çok merak ettiğim, The Prodigy’den Maxim’in olduğu parça “Fallaway”di. Geçmişte Prodigy’nin sahnede yarattığı o karanlık, patlayıcı enerjiyi düşününce, “Keşke o gece Whisky’de olsaydı, acaba nasıl bir atmosfer yaratırdı?” diye sormadan edemedim. Bazı müzikler insanın zihninde küçük hayaller açar ya… İşte Thomas Raggi’nin Masquarede’i tam olarak bunu hissettiriyor.
Hem geçmişin ateşini taşıyor hem de geleceğin olası ihtimallerine kapı aralıyor. Dinlerken insan, o gece Whisky’nin loş ışıkları altında bir kez daha orada olmayı istiyor.

Yalçın Birol - LA’den Bildiriyor

Masquarede

Måneskin gitaristi Thomas Raggi, yeni solo albümü Masquerade ile kişisel ifadesini kolektif bir rock vizyonuna dönüştürmüş resmen. Sony imzalı albüm Raggi’nin ilk solo çalışması olsa da, albüme prodüktörlüğünü Rage Against the Machine’den efsanevi Tom Morello’nun üstlendiği, kuşaklar arası güçlü bir işbirliği demek daha doğru. Masquerade’de bu ruh, Serge Pizzorno, Alex Kapranos, Chad Smith ve Maxim gibi efsane isimlerin yanı sıra Upsahl ve Luke Spiller gibi daha genç seslerle tamamlanıyor ve rock yeniden doğuyor. Albümü tüm dijital platformlardan dinleyebilir, plak formatındaki özel baskısına da sahip olabilirsiniz.