Agnes Waruguru’nun Türkiye’deki İlk Kişisel Sergisi: It Sounds Like Rain is Coming
Kırılganlık, kanımca insanın doğasına muazzam bir güç katar aslında. Bu gücü içimizde muhafaza edebilmek; aklımızdan, yüreğimizden, ruhumuzdan geçenlere dürüst bir gözle bakabilmeyi gerektirir. Bunu yapabilecek cesarete sahipsek, kırılganlığın bize kattığı gücü bilir ve koruruz. Bu güç, soyut anlatım kabiliyetidir. 8 Nisan’da basın önizlemesi kapsamında SANATORIUM’daki sergisine gittiğim genç sanatçı Agnes Waruguru, gözlemimce kırılganlığının gücünün bilincinde ve aklından, yüreğinden, ruhundan geçenlere derin bir saygı duymakta. Karşınızda, yaşantısı boyunca etrafını sarmış her kavramı kucaklamış bir genç kadının dünyası: Yağmur Yağacak Gibi
Agnes Waruguru’nun Türkiye’deki ilk kişisel sergisi olan “Yağmur Yağacak Gibi”, başlığından itibaren başı sonu bir diyeceğimiz keskin hatlı bir anlatı olmadığını gösteriyor bize. Daha çok soyut alanda, süregelen bir anlatı hâlinde.
Nairobi doğumlu sanatçı Waruguru’nun pratiği yerleştirme, tekstil ve çizim ağırlıklı. Kendisi kişisel deneyimleri üzerinden insan ile doğa arasındaki kuvvetli bağı ele alıyor ve anlatımı kendi soyut anlatımına taşıyarak kişisel öykülerini kolektif alana taşıyor. Böylelikle eserler; onları gören, dinleyen, inceleyen her zihne hitap etmeye başlıyor.
Yerini Bulma Derdinde Olmayan, Özgürce Süzülen Eserler
Mütevazı bir sergiyi henüz kalabalıklaşmamış bir anında gezebilmek benim için kıymetliydi. Sergilerde zaman zaman sizinle birlikte gezenlerin adımlarına, onların temposuna kapılıp her bir eserin önünde sınırlı süreniz olduğunu varsaymak durumunda kalabiliyorsunuz. Fakat dingin bir tempoda insan, karşısındaki görüntü ve his karşısında daha uzun süre temas kurma imkanı buluyor. Bu dinginlik, bütün serginin ritmini belirlemeye başlıyor. Öyle ki günlük hayatın panik hâldeki hızından, doğamız için sağlıklı olan esas yavaşlığa yöneliyoruz.
İki kattan oluşan serginin ilk katının girişinde bizi, dalgalar taşıyan bir tekstil yerleştirmesi olan Thahu karşılıyor. Waruguru’nun geçmişinden büyük bir parça taşıyan; yağmur, sel, arınma ve bereket kavramların oluşturduğu bu eser benim için serginin yıldız parçasıydı. Thahu kelimesi, akış anlamına geliyor. Eser bize suyun arındırıcı tarafının fiziksel bir temizleyici olmanın ötesinde ruhsal, duygusal ve zihinsel bir “sadeleşme” alanı olabileceğinden bahsediyor. Agnes Waruguru, bu eserde malzemeyi yalnızca kendi kontrolünde tutmaktan ziyade dönüşüme açık doğal bir çözülme doğrultusunda kullanıyor. Bu sayede bize arınmanın bir sonuç değil, içinde özgürleşmeyi barındıran bir süreç olduğunu hatırlatıyor. Bu akışkanlık, serginin sahip olduğu soyut anlatım, sessiz dönüşüm ve değişim temalarının ilk ipuçlarını vermiş oluyor. İzleyici daha ilk adımlarında, sanat eserine yönelik hızlı bir tüketim algısından uzaklaşıyor.

İç Dünya ile Dış Dünyanın Kesişimi
“Beklemiyor, yaşıyorum.
Saat 01:50. Gök gürültüsünün külreyen sesiyle uyandım. Sanki içimden geçiyordu. Bunu düşünmek gözlerimi dolduruyor. Korkuyorum, uyanıyorum ve yalnızım.
Bir süre sessizdi sonra gökyüzünden gelen yüksek ve ani, sarsılmaz bir çığlık çarptı. Göğsümde sanki bir darbe almış gibi bir acı hissettim ve bütün bedenim korkuyla titredi. Nefes almakta zorlandım ve ağladım.
Çocukluğumu düşünüyorum; bahçede oturuyorum, annem Kanyoni Ka Nja (“Dışarıdaki Küçük Kuş”) şarkısını söylüyor. Parmaklarını kolum boyunca aşağı gezdiriyor, eve dönen küçük bir kuşu taklit eder gibi. Kanyoni Ka Nja, Kanyoni Ka Nja melodisi yankılanıyor, beni uyutuyor. Bu ninnilerin şimdi bana ne öğretebileceğini merak ediyorum. Sıklıkla çocuklar küçük kuşlar olarak temsil edilir ve anneler onları, lapa ve hasat sözüyle sakinleştirir. Nyeri ve Nairobi’de gördüğüm kuşları, mısırları, topladığımız böğürtlenleri çiziyorum ve bu geri dönüş için verilen söz üzerine düşünüyorum.”
Bu sözler, Agnes Waruguru’nun sanatını nasıl gördüğüne dair ifadesi. Yazımın bu kısmına kendisinin sözleriyle başlamak istedim çünkü ikinci kata çıkıldığında bu ifadelerin daha güçlü yer aldığı bir zihin odasına giriş yapılıyor. Sergi çok boyutluluk kazanıyor, kültürel ve duygusal yoğunluk artıyor.
Deria Rumina Yenidoğan tarafından kurgulanan ses yerleştirmesi, mekân deneyimini işitsel bir boyuta taşıyor. Burada serginin ismine yeniden dikkat çekmek gerekebilir. Çünkü serginin orijinal adı ile Türkçe çevirisi farklılık gösteriyor. Asıl adın tam çevirisi, Yağmur Yağacak Gibi Duyuluyor. Yani aslında, serginin isminin de merkezinde ses var. Yağmur sesleri ve bazılarını bizzat sanatçının kaydettiği, doğadan alınmış olan bu ses kayıtları, insanı hafıza ile temasa davet ediyor. Ninniler; mısır koçanları ve rengârenk kuşlar olarak göze görünür hâle geliyor.

Ses kendisine zaman ayırılan, saygı duyulan bir unsur hâline gelince Waruguru, kendine has o soyut anlatımıyla bize hatırlatmış oluyor: İnsanın doğası değişim ve dönüşümdür ama bu, hız ve telaş talep etmeyen bir akıştır.
Yağmur yağacak gibi, altında durup dinlemeli onu.
Sanatçının pratiği soyut ve somut, görünen ve görünmeyen, bireysel ve kolektif arasında örülen ince ağlar üzerinden buluyor yolunu. Bize açılan alanda süzülüyoruz ve eserlerde kendimizden, hayatımızdan, rüyalarımızdan, dinlediğimiz ninnilerden parçalar buluyoruz. Serginin en güçlü yanı, bence eserlerde bizlere tanınmış bu özgür alandı.
Bu açıklık ve soyut anlatım yer yer mesafeli bir deneyime dönüştü benim için. Eserlerin isim veya açıklamasının sınırlı oluşu ve her eserin büyük bir derinlik taşıdığına dair inancım, doğal olarak bazı merak ettiklerimi cevapsız bıraktı. Öznellik taşıyan eserlerin genel bir özelliğidir bu aslında. Yine de bazı çalışmalardaki küçük hatta minicik motif ve detayların hangi duygu ve düşüncelerle eklendiğini bilmiyorum ve merakım sürüyor. Merakım sürdüğü için de hayal gücümün, izlenimlerimin, içimdeki küçük kızın açıklamaları başlıyor. Bu, bir tür yolunu kaybetme ve yeniden oluşturma yolculuğu gibi aslında. Waruguru’nun, bizlere yönelik böyle bir yolculuk tasarladığını hissediyorum.

Berraklaşma
Yağmur Yağacak Gibi, bir sergiden ziyade başlı başına bir atmosferdi aslında. Başka bir evrende, başka bir boyutta dünyamızı yeniden gözlemleme şansınızın olduğu bir atmosfer. Yolculuğumuz bittiğinde görüşümüz berraklaşmış, yüreğimiz içi dopdolu bir hafiflik kazanmış oluyor. Mekândan ayrılmak, bizi bu histen uzaklaştırmaya yetmiyor. Süregelen bir soyutluğa elimizi uzattığımızı; onu önce parmaklarımızın ucunda, sonra her bir hücremizde hissettiğimizi söyleyebiliriz. Bir sandaldan parmaklarımızı, akıp giden ışıl ışıl suya uzatıyoruz. Sonrası kalbimizde, ruhumuzda, zihnimizde.
AGNES WARUGU
Agnes Waruguru (1994, Nairobi, Kenya), tekstil, çizim, baskı resim, seramik, iğne işi, doğal pigment üretimi ve enstalasyon alanlarında çalışan çok disiplinli bir sanatçıdır. Waruguru’nun çalışmaları çoğunlukla kendi yaşam deneyimleriyle bağlantılıdır; insanın yeryüzüyle etkileşimini ele alırken bunu içsel benlikle ilişkilendirir. Zaman, geleneksel kültürel pratikler, hafıza, kurgulanmış hafıza, yas, maneviyat ve doğasal duyarlılıklar gibi temalara değinir. Waruguru, Nairobi, Kenya’da yaşamakta ve çalışmalarını burada sürdürmektedir. Sanatçının SANATORIUM'daki sergisi 16 Mayıs'a kadar gezilebilir.

%20(3).jpg)
