Anne-baba olmak, koşullar uygunsa çoğu canlı için biyolojik olarak mümkün ve “zevkle gerçekleştirilen” bir deneyim. İnsan için bu süreç çoğu zaman içgüdü, beden ve toplumun birleştiği bir alanda gerçekleşiyor. Bilinç dahi gerektirmiyor. Buna karşılık bir canlıyı bilinçli olarak sahiplenmek; bir hayvanı, bir yaşamı, tamamen sana bağımlı bir varlığı hayatına almak, yalnızca biyolojiyle açıklanamayacak bir sorumluluk alanı açıyor.
Mesele “hangisi daha kıymetli” sorusu değil. Çünkü bu karşılaştırma, doğası gereği eksik. Sevgi, ölçülebilir bir şey değil. Ama toplum (toplumu yönlendiren iktidar) sürekli ölçmeye çalışıyor ölçtüğü yer ise her seferinde insan merkezli hiyerarşilere dayanıyor. Evet, temelinde toplumu bir de bu taraftan bölmek, parçalamak, bu kez de tamamen masum hayvanlar üzerinden politika yapmak var ama bunu dahi anlamayan insanların anne-baba olduğu bir dünyada sevgimizi kime veya neye vereceğimiz, kimin annesi olacağımıza da karışılması artık zaten dolu bardağı fazlasıyla taşırdı.
Bu yüzden de geçen hafta yeniden alevlenen “hayvan sahibi olmak annelik midir?” tartışması ben ve benim gibi çoğu insan için fazlasıyla tetikleyiciydi. Çünkü bu kimin “gerçek anne” sayıldığına dair sınır çizme çabası olduğu kadar, ailenin ne olduğu ve sevgimizi kime vereceğimize dair bir dayatmanın devamıydı. Bosch’un reklam filmi ile başlayan tartışmada, anneliğin değersizleştirildiği iddia edildi. Anayasa’nın aileyi düzenleyen maddesine göre de soruşturma açıldı.
Anayasa’da aileyi düzenleyen maddeyi, , çocuğu ölmüş bir anne-babanın aile olmadığını iddia etmek demek. Ya da çocukları olsun diye senelerce her türlü tıbbi yardımı almış kişilerin asla aile olamayacağını söylemek demek. Eşi ölmüş bir ebeveyn ve çocuklarının aile olmadığını iddia etmek demek. Devlet dili içinde kimin nasıl yaşayacağına, kimi nasıl seveceğine, hangi bağı “meşru” sayacağına dair müdahale hali demek.
Annelik olağanüstü bir duygu. Doğanın en büyük mucizesi bir canlının bedeninde başka bir canlının yetişmesi ve dünyaya gelmesi. Her dinde ve her kültürde doğumun kendisi bir mucize ama doğurarak anne olunmuyor. Bu da çok iyi bildiğimiz bir nokta. Hatta bunu en iyi bilmesi gereken de Aile Ve Çocuk Bakanlığı çalışanları elbette.
Bu bakanlığın çalışanları, reklamda bir köpeğin çocuk yerine konması meselesine, sanki ensest kurbanı çocukları kurtarıyormuş, okula aç giden çocuklara yardıma koşuyormuş, kadın cinayetleri en çok “aile fertleri” tarafından işlenmiyormuş, artık hiçbir çocuğun annesi gözlerinin önünde babası tarafından öldürülmesin diye gerekli yasal düzenlemeleri yapıyormuş gibi hızlıca yaklaştı. Sağolsunlar.
Annelik sevgi ile, annenin her canlıya sevgisini sunması ile daha çok değer kazanır. Hayatına tamamen sana bağımlı bir canlıyı alma sorum-luluğu, sadece hayvan sevgisi demek değil, “benden bir parça” “bunu ben yaptım” “annelik benim başarım” söylemlerinin içindeki bencillikten, kibirden (yargılamıyorum sadece ifadelerin altını kazıyorum) öte bir paylaşma duygusu. Tekrar ediyorum, niyetim asla iki sevgiyi ya da iki anneliği kıyaslamak değil. Hatta aksine, keşke herkes daha çok sevse, her çocuğu olanın kedisi-köpeği de olsa ve her çocuk sahibi olmak isteyen kedili-köpeklinin de çocuğu olsa. Annelik sevgi ve şefkat demektir. Ne yazık ki bugünün iktidarda olmayan duygular bunlar.
Bir de “köpek anneliği” hakkında sokakta insanlardan, ailelerimizden işittiklerimiz var: “Köpeği olan kadınlar yalnız oluyor, insandan uzaklaşıyor” “Köpek asla çocuğun yerini tutmaz” “Bari yatağına alma” “Aman bir gece evde yalnız kalsa bir şey olmaz” “Çok masraflı değil mi” “Yaşlanınca sana köpeğin mi bakacak?” “Çocuğun olunca başkasına verirsin artık” ... Son cümleyi zaten hiç duymamış sayıyoruz, o ayrı. Ama işin en traji-komik yanı, bu cümlelerin “köpek babaları” için hiç kurulmaması! Çünkü onlar köpekle birlikte sorumluluk sahibi olduklarını kanıtlıyor, çocuk için hazırlanıyor “diğerlerinin” gözünde.
Hayvanları sevdikçe, her sahiplendiğim hayvanla anneliğin ne kadar büyük bir değer, emek, sevgi demek olduğunu daha iyi anlıyorum. Sayın Bakan’ın mesleğine, ülkesine, dinine, ailesine duyduğu sevgi gibi bu sevgiyi de bilmesini, tatmasını çok isterdim.
Bu duyguları yaşamadan, bir hayvanın gözlerindeki sevinci ve koşulsuz, sonsuz sevgiyi hissetmeden yaşayan insanlara ne yazık… Oysa doğada bile hayvanlar başka hayvanların kimsesiz yavrularını sahiplenir, onlara annelik eder. Çünkü böyledir bu. Anne olmak sadece çocuk doğurup Instagram’da fotoğrafını paylaşmak, okulunu kutlamak, mürüvvetini görmek, onunla gururlanmak değildir.
Sayın Bakan nereden bilsin ki çocuğum olamıyor ve zaman zaman bu kalbimi çok acıtıyor ama içimde kocaman bir sevgi var. Çiçeklere, ağaçlara, denizlere, sevdiklerimin çocuklarına, köpeğim Tobi’ye (artık dünyada olmayan Boncuk’a Sugar’a, Hush’a, Jim’e, Barney’e) ve sokak hayvanlarına dağıttıkça çoğalan bir sevgi. Paylaştıkça çoğalan bir sevgi. Ve evet, bu sevgi bir sorumluluk da içeriyor. Sürekli bakım, yemeğini düşünmek, tuvaletini incelemk, o oynarken dikkat etmek, banyo saatinde kaçınca oyunlarla küvete sokmak, hastalandığında başında beklemek, “keşke derdini anlatabilseydi” demek, korktuğunda onu korumak, “ona iyi bir hayat verebiliyor muyum” diye düşünmek, çokça yorgunluk, bazen yalnızlık. Tıpkı bir annenin hisleri gibi değil mi?
(Bu arada küçük bir not: Eğer insan çocuğum olsaydı muhakkak köpeklerle, kedilerle, kuşlarla büyümesini sağlardım yani yine köpeğim olurdu.)
Üstelik, hayvan çocukların ömrü en fazla 15-20 yıl, o da şanslıysak. O acıyı yaşamayı kabul ederek, onun da sorumluluğunu alarak sahipleniyoruz. Çocuklar okula gidiyor, konuşuyor, dertlerini anlatıyor ama hayvanlar hep size muhtaç. Çocuklar tuvalete kendi başlarına gidiyor, “anneeee bitti” diye bağırıyor, yemeklerini kendileri yiyor hatta kendileri pişiriyor. Büyüyor. Kediler ve köpeklerse size birer bebek olarak geliyor, büyümüyor çok az olgunlaşıyor ve sonra yaşlanıyor, yavaş yavaş gözleri görmüyor, hareket edemiyor hale geliyorlar. Ama sevgileri asla azalmıyor, son anda bile, en acı çektikleri anda bile sevgi ile bakıyorlar, sevgi saçıyorlar.
Bu yüzden hayvan sahipliği ve annelik kıyaslanacak konular değil. Mesele, seçilmiş bir bağlılık. Toplum tarafından zorunlu kabul edilen ve kutsanan annelik ile sürekli olarak sorgulanan bir bağı kıyaslayamayız.
Anne olmamayı seçmek kadar sadece hayvan annesi olmayı seçmek de daha fazla açıklama, daha fazla meşruiyet, daha fazla savunma gerektiriyor, her toplumda. Hali hazırda üstümüzde olan yükleri artırıyor. Kadınların bu duyguları anlayıp birbirlerine omuz vermesi gerekirken birbirlerini annelik üzerinden vurması iktidar savaşlarının en çirkini, en yaralayıcısı.
Bu tartışmaların içinde “annelik” kavramı da daralıyor. Sanki annelik yalnızca doğurmakla, büyütmekle, biyolojik bir süreklilikle tanımlanabilir bir şeymiş gibi. Oysa doğada bile türler arası bakım davranışları var; başka yavruları sahiplenme, koruma, besleme var. Yani anneliğin kendisi zaten tek bir forma ait değil.
Ben anne değilim. Anne olmak için olması gerektiğine inandığım şartlar oluşmadığı gibi, fiziksel olarak da bu mümkün değildi. Zaman zaman bu yüzden kalbimin acıdığı oluyor. Ama bu çok iyi bir anne olabileceğim ya da zaten Tobi için kendi hayatımın şartlarında iyi bir anne olduğum gerçeğini değiştirmiyor.
Asıl sorum şu: bir sevgi, toplumun çizdiği formun dışında kaldığında neden daha az “gerçek” sayılıyor?
Belki de mesele annelik değil.
Belki mesele, hangi sevginin meşru sayıldığı. Ve bu çok daha derin, çok daha büyük bir toplumsal tartışma. Hiç olmaması gereken sevgisiz bir tartışma.
Tüm hayvan annelerinin, tüm anne olmak isteyenlerin, çocuğunu kaybetmiş tüm annelerin, yalnız annelerin, anne olmak isteyip olamayan tüm kadınların, bugün çocuğundan çiçekler, kartlar, hediyeler ya da sadece bir öpücük almış tüm annelerin, annesini kaybettiği için bugün gözünde bir yaş olanların ve bu sene ilk kez anneler günü kutlayan herkesin anneler günü kutlu olsun! Birlikte çok güzeliz.


.png)

