Published in  
Rastspor
 on  
June 3, 2026

KORTTA ARTIK YENİ BİR DÜNYA VAR

Yakın zamana kadar tenis, beyaz kıyafetlerin, fısıltıyla konuşulan tribünlerin, ölçülü alkışların ve “centilmen spor” denilen o hafif mesafeli, gösterişsiz ama bir hayli “varlıklı” dünyanın içindeydi. Evet, hâlâ katı kuralları var. Hâlâ sessizlik istiyor. Hâlâ korta çıkan birinin nasıl davranması, nasıl giyinmesi, nasıl sevinmesi gerektiğine dair görünmez bir kural kitabı mevcut. Ama Roland Garros 2026 ile iyice belirginleşen şey şu: O görünmez kural kitabının çoğu sayfası artık anlamını yitirdi, bazı sayfalarına da Naomi Osaka sim döktü ya da Aryna Sabalenka’nın pırlanta yüzüğü yüzünden gözleri kamaştı. Ve tenis, bugünün en çok konuşulan sporu haline geldi. (Dünya Kupası başlayana kadar).
Kategori
Rastspor
Tarih
3/6/26

KORTTA ARTIK YENİ BİR DÜNYA VAR

Yakın zamana kadar tenis, beyaz kıyafetlerin, fısıltıyla konuşulan tribünlerin, ölçülü alkışların ve “centilmen spor” denilen o hafif mesafeli, gösterişsiz ama bir hayli “varlıklı” dünyanın içindeydi. Evet, hâlâ katı kuralları var. Hâlâ sessizlik istiyor. Hâlâ korta çıkan birinin nasıl davranması, nasıl giyinmesi, nasıl sevinmesi gerektiğine dair görünmez bir kural kitabı mevcut. Ama Roland Garros 2026 ile iyice belirginleşen şey şu: O görünmez kural kitabının çoğu sayfası artık anlamını yitirdi, bazı sayfalarına da Naomi Osaka sim döktü ya da Aryna Sabalenka’nın pırlanta yüzüğü yüzünden gözleri kamaştı. Ve tenis, bugünün en çok konuşulan sporu haline geldi. (Dünya Kupası başlayana kadar).

Artwork: Gizem Akdağ
Kategori
Rastspor
Tarih
3/6/26

KORTTA ARTIK YENİ BİR DÜNYA VAR

Yakın zamana kadar tenis, beyaz kıyafetlerin, fısıltıyla konuşulan tribünlerin, ölçülü alkışların ve “centilmen spor” denilen o hafif mesafeli, gösterişsiz ama bir hayli “varlıklı” dünyanın içindeydi. Evet, hâlâ katı kuralları var. Hâlâ sessizlik istiyor. Hâlâ korta çıkan birinin nasıl davranması, nasıl giyinmesi, nasıl sevinmesi gerektiğine dair görünmez bir kural kitabı mevcut. Ama Roland Garros 2026 ile iyice belirginleşen şey şu: O görünmez kural kitabının çoğu sayfası artık anlamını yitirdi, bazı sayfalarına da Naomi Osaka sim döktü ya da Aryna Sabalenka’nın pırlanta yüzüğü yüzünden gözleri kamaştı. Ve tenis, bugünün en çok konuşulan sporu haline geldi. (Dünya Kupası başlayana kadar).

Artwork: Gizem Akdağ

Tenisin bugün bu kadar popülerleşmesi sadece kortların birer moda şovuna dönmesi ile açıklanamaz, bu kadar basit değil. O büyük markaların kortta olmak için yarışmasının sebebi bu sporun daha fazla kişinin ilgisini çekmesi çünkü. Sadece “güzel maçlar oluyor” diye de açıklanamaz. Elbette oluyor. Ama daha fazlası var. Carlos Alcaraz ve Jannik Sinner’ın yarattığı yeni jenerasyon rekabeti, Coco Gauff’un hem sahadaki hem sahne dışındaki etkisi, Berrettini’nin seksapeli, Aryna Sabalenka’nın güç oyunu, Naomi Osaka’nın kıyafetleri, genç oyuncuların kortta eski soğukkanlılık ritüelini bozması... Tüm bunlar sayesinde tenis artık sadece belli bir kesimin değil ve tenis kültürü değişirken daha büyük kitleler tarafından takip ediliyor. 

ITF’in 2024 Küresel Tenis Raporu’na göre dünyada tenis oynayan kişi sayısı, beş yılda yüzde 25,6 artarak 106 milyona çıktı. ABD’de tenis katılımı 2025’te 27,3 milyon kişiye ulaştı; 2019’dan beri büyüme yüzde 54. Üstelik bu artışta kadın oyuncu sayısı, siyah, Latin ve Asyalı oyuncuların katılımı da bariz bir şekilde fark ediliyor. Yani tenis, artık eski kulüplerin yüksek duvarlarının ötesine geçiyor. 

Bir de izleyici tarafı var. 2024’te Grand Slam turnuvaları neredeyse 2 milyar kişilik toplam izleyiciye ulaştı; saha içi katılım da rekor kırdı. WTA, 2024 sezonunda 1,1 milyar global izleyiciye ulaştığını açıkladı. 2025’te kadın tenisinin dijital etkisi de büyüdü; WTA’in sosyal medya videoları ve etkileşimleri milyar ölçeğine çıktı. Yani tenis artık sadece televizyonda uzun setlere sabredenlerin değil, TikTok’ta bir yürüyüş anını, dans mücadelesini, Instagram’da bir maç kıyafetini, X’te bir maç anındaki mimikleri takip edenlerin de sporu.

QUITE, MATCH POINT

Bu dönüşümün merkezinde oyuncuların “sporcu” kimliğinin genişlemesi var. Carlos Alcaraz bunun en parlak örneklerinden biri. Son dönemin en sevilen oyuncusu Alcaraz’ın etkisi sadece kazandığı maçlarda değil; kortta taşıdığı rahatlıkta, oyunun içine koyduğu çocukça zevkte, rakibe saygıyı bozmadan özgürleşen enerjisinde kortu dolduruyor. Tenisin uzun süre sevdiği o taş yüzlü disiplinin yerine, Alcaraz ciddiyetin neşesiz olmak zorunda olmadığını gösteriyor. Hatta tenisin sessiz zarafetine inat, her sayısında parmağını kulaklarına götürüp “daha çok ses” istiyor, kendi coşkusunu asla saklamıyor. Roland Garros’ta olmaması, sağ bileğindeki sakatlık nedeniyle 2026 turnuvasından çekilmesi, turnuva öncesi katılıp katılmayacağının sorgulanması,yokluğunun bile ne kadar konuşulduğunun ispatı. Alcaraz oyunun ruhunu değiştiren figürlerden biri ve “büyük abilerini” tenisin dev üçlüsünü dize getiren bu genç, haylaz ve “şımarık” çocuğu çok seviyoruz!

Carlos Alcaraz

Dramatik “walk on look” kraliçesi Naomi Osaka ise bir tez konusu adeta. Onun tenis tarihindeki yeri, Grand Slam şampiyonluklarının çok ötesinde. Osaka, mental sağlık konuşmalarını sporun merkezine taşıdı; basın toplantısı, performans, mahremiyet, kırılganlık ve başarı arasındaki sert ilişkiyi görünür kıldı. Aynı zamanda modayı “maç dışı süs” olmaktan çıkarıp oyun psikolojisinin bir parçasına dönüştürdü. 2026 Roland Garros’a altın, Paris referanslı, neredeyse teatral bir kıyafetle çıkması sadece estetik bir tercih değildi. “Ben buraya sadece oynamaya değil, kendim olarak görünmeye de geldim” cümlesinin uzun bir eteğe, payetli bir üste dönüşmüş haliydi. İlk turda Laura Siegemund’u yenmesi, ardından ilk kez Roland Garros’ta son 16’ya kalması ve Sabalenka’ya karşı yüksek profilli bir gece seansında elenmesi, Osaka’nın spor ve kültür kesişimindeki ağırlığını yeniden hatırlattı. 

ROLAND GARROS 2026 VE HALA KADINLAR PRIME TIME’DA DEĞİL

Turnuva sadece kimin kazandığıyla değil, kimin yokluğuyla, kimin ne giydiğiyle, kimin hangi kalabalığı peşinden getirdiğiyle, kimin hangi saatte oynadığı ile de konuşuluyor. Alcaraz yok. Jannik Sinner, Paris sıcağında Juan Manuel Cerúndolo’ya karşı büyük bir çöküş yaşayarak ikinci turda elendi. Coco Gauff derseniz o da erken elendi. Osaka ve Sabalenka prime time’da oynadı.

Ama değişmeyen şeyler de var; kadın tenis maçlarının prime time’da olmaması gibi. Bunun istisnası elbette Naomi Osaka ve Aryna Sabalenka maçı oldu. Bu maç, sadece tenis seviyesiyle değil, kadın tenisinin prime-time görünürlüğüyle de konuşulması gereken bir maç. Sabalenka’nın Osaka’yı 7-5, 6-3 yenerek çeyrek finale çıkması, turnuvanın sportif hikâyesiydi; bu maçın yalnızca kadınların gece seansında hâlâ sınırlı temsil bulduğu bir düzende oynanması ise kültürel hikâyesiydi. Roland Garros’un son yıllarda en çok tartışılan konularından biri, en yüksek görünürlüğe sahip gece seanslarının büyük ölçüde erkek maçlarına ayrılması. Organizasyon bu tercihi “yayıncı talepleri ve maç sürelerinin öngörülebilirliğiyle” açıklasa da, eleştirmenler bunun kadın tenisinin en değerli vitrinlerden birinde geri planda kalmasına yol açtığını savunuyor. Osaka–Sabalenka karşılaşması bu nedenle yalnızca iki yıldız oyuncunun mücadelesi değil, kadın tenisinin izlenme, pazarlanma ve görünürlük mücadelesinin de sembolik bir örneği, hem de altın payetli, pırlanta kolyeli, hırs ve güç dolu bir örnek!

Ama değişmeyen şeyler de var; kadın tenis maçlarının prime time’da olmaması gibi. Bunun istisnası elbette Naomi Osaka ve Aryna Sabalenka maçı oldu.

Dönüşüm yalnızca oyuncu profilinde değil, genişleyen izleyici kitlesinde de hissediliyor. Tenisi daha büyük kitlelere ulaştıran etkenlerden biri, Zendaya’nın tüm popülerliği ile oynadığı, 2024 yapımı Challengers filmi muhakkak. Aynı zamanda, Netflix’in Break Point belgeseli gibi yapımlar, sosyal medya platformlarının sporcuları doğrudan görünür kılması ve tenis içeriklerinin dijital mecralarda daha erişilebilir hale gelmesi sayesinde spor, geleneksel takipçi kitlesinin dışına taşındı. Bu arada, Grand Slam organizasyonları da daha kapsayıcı bir izleyici deneyimi yaratmaya çalışıyor. Örneğin Roland Garros 2026'nın açılış haftasında resmi verilere göre altı günde 138 bin seyirci ağırlanması ve turnuvanın 220 ülkede yayınlanması, tenisin artık çok daha geniş bir kültürel dolaşıma sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Challengers, Zendaya

KORTLARDA “DIVERSITY” VE GERÇEKLİK

Tenis artık yalnızca kortta oynanan bir spor değil; moda, müzik, dijital kültür, kimlik politikaları ve temsil tartışmalarıyla iç içe geçmiş durumda. Sporcuların ne giydiği, hangi sosyal meselelerde söz aldığı, hangi toplulukları temsil ettiği ya da hangi hikâyeleri görünür kıldığı, maç sonuçları kadar konuşulabiliyor. Bu nedenle tenis, geçmişteki elit ve kapalı imajından uzaklaşarak daha çeşitli, daha küresel ve daha erişilebilir bir kültürel alan haline geldi..

En başa dönersek, moda markalarının korta hücum etmesi de tesadüf değil. Louis Vuitton’ın Alcaraz ve Osaka ile kurduğu ilişki, Gucci’nin Jannik Sinner’ı, Bottega Veneta’nın Lorenzo Musetti’yi sahiplenmesi, Coco Gauff’un New Balance ve Miu Miu hattında kurduğu genç, stil sahibi ama performans odaklı dünya... Bunların hepsi tenisin bugünkü imaj gücünü gösteriyor. Moda için tenis çok kıymetli bir sahne: aristokratik geçmişi var, global izleyicisi var, bireysel yıldız yaratıyor, yakın plan yüz gösteriyor, kıyafet kurallarını tartıştırıyor ve en önemlisi, gençlerin ilgisini çekiyor.

Tenis artık yalnızca kortta oynanan bir spor değil; moda, müzik, dijital kültür, kimlik politikaları ve temsil tartışmalarıyla iç içe geçmiş durumda. (Naomi Osaka)

Eskiden tenis kıyafeti “kurala uyum”, gelenek, sadelik ve kalite demekti. Bugün ise “karakter beyanı” demek. Tenis, moda için sadece ilham panosu değil artık; doğrudan podyumun kendisi. Üstelik bu podyumda ter var, stres var, yenilgi var, sinir var, sakatlık var. Yani klasik moda anlatısında eksik olan gerçek hayat basıncı var.

Evet, tenis hâlâ pahalı, hâlâ erişim sorunu olan, hâlâ akademi ve ekip gerektiren bir spor. Ama bugün kortun yıldızları zor koşullardan gelip tenis sayesinde lükse ulaşan isimler ve bu da kortları daha gerçek, daha ulaşılabilir, daha çağın ruhuna uygun kılıyor. Serena ve Venus Williams kardeşlerin Compton’dan dünya tenisinin zirvesine uzanan hikâyesi, Osaka’nın Japon ve Haitili kimliği, Gauff’un siyah genç kadın sporcu olarak yarattığı temsil, Tiafoe’nun göçmen aile hikâyesi, Alcaraz’ın “old money” tenis dünyasından gelmeyen doğal enerjisi, Çin’den Güney Amerika’ya farklı coğrafyalardan yükselen oyuncular... Değişen yalnızca oyuncuların kökenleri değil; kortta nasıl davranılması gerektiğine dair yerleşik beklentiler de dönüşüyor. Türkiye’nin en önemli tenis başarılarına imza atan Zeynep Sönmez’in oyunu durdurup sıcaktan düşen top toplayıcının iyi olup olmadığını kontrol etmesi ve geçen hafta Roland Garros’ta çiftler maçındaki kazası sonrası kort içindeki reklam panolarının oyuncular ve çalışanlar açısından oluşturabileceği risklere dikkat çekmesi bu yeni yaklaşımın, çok çeşitlilikle korta gelen değişimin göstergesi. Benzer şekilde son birkaç yılda ATP ve WTA turunda genç oyuncular, aşırı yoğun takvim, gece yarısını aşan maç saatleri ve sıcak hava protokolleri konusunda kurallarda değişiklik talep ederek federasyonlara açık çağrılar yaptı. Basın toplantılarında da eski kuşaklardan farklı bir tavır görülüyor. Naomi Osaka’nın 2021 Roland Garros öncesinde ruh sağlığı gerekçesiyle medya yükümlülüklerini tartışmaya açması bir dönüm noktası olmuştu; sonrasında birçok oyuncu spor dışı, özel hayat odaklı veya cinsiyetçi bulunan sorulara itiraz etti, bazıları bu nedenle basın toplantılarını kısa kesti ya da belirli soruları yanıtlamayı reddetti. 

Zeynep Sönmez X Mavi işbirliği çok güzel

Belki de tenisin bugün bu kadar sevilmesinin nedeni, çok eski bir sporun gençleşmesini izliyor olmamız. Futbol gibi kaotik değil, basketbol gibi hızlı tüketilmiyor, Formula 1 gibi makineye bağımlı değil. Tenis, yalnızlıkla kalabalığı aynı anda taşıyor. Ama oyunun anlamı genişliyor ve tenis tarihte ilk kez sadece “prestijli” değil; gerçekten popüler bir spor.